Tuesday, January 22, 2013

YA HEP, YA HİÇ



-"Tanrı, anlaşılmak istedi ve insanı yarattı"  gibi benzeri şeyler söyler, tüm kutsal kitaplar.
İnsan anlaşılmak istedi; Tanrı’yı yarattı…
Anlaşılmaktır hep aslolan.. Anlaşılamadığımızdan yakınız. "Bilmem anlatabildim mi..”  ile başlayan: “Beni anlıyor musunuz?” ile devam eden sorular yığınının altında  bırakırız karşımızdakini...
Benim anlaşılmak gibi bir derdim yok! Fark edilmek de istemiyorum..
Farkında olmaya çalışıyorum; kendimin, çevremin ve minicik dünyama girenlerin, çıkanların..
Anlaşılmak, anlaşılamamak; anlamak, anlamamak..
Hep aynı kısır döngü..
Hep vardı hiçe döndü..
Ne hep vardı ne de hiç
Biricik vardı tek başına...
-Yeter, yeter, yeter! Daha ne kadar birlikte yaşayacağız; sen ondan haber ver..
-Bunun kararını ben veremem.
-Ya kim verecek?
-İkimiz...
-Güldürme beni...
-Senden ayrılmam mümkün değil..
-Sen istediğin gibi yaşamayı sürdürdün. Tüm itirazlarıma rağmen, evlendin bile. Sonra, ayrıldın. Ya ben? Başkasıyla yaşamam, senin felaketin olurdu. Beni hiç düşündün mü? 
-Neler çektiğimi tahmin ettin mi? Sadece bana acıdın; susmalarımı, olumlu bir yanıt olarak algıladın, bildiğini okudun.
-Başkasıyla yaşaman mümkün değildi, bunu biliyorsun. Ayrılamazdık, kopamazdık.
-Bu konuda herhangi ciddi bir teşebbüste bulunmayı reddettin. Bir psikoloğa danışmayı bile denemedin. Kendi bildiğini okumayı sürdürdün. Yeter artık! Yaşlandım ama bir kere olsun sevmek, sevilmek nedir; tatmak istiyorum. Bu benim en doğal hakkım.
-Benden ayrılman mümkün olsa bile, seninle kim evlenir; düşünsene..!
-Evet, akılsızım, çirkinim; kendi başıma, hareket etme yeteneğim bile yok ama beni gerçekten sevecek birisi mutlaka çıkacaktır. Bu dünyada yaratılmış herkesin bir nasibi var.
-Saçmalamaya başladın gene! Hadi, geç kaldık! Senin bu zırvalarını çok dinledim. İşe geç kalıyorum.
-Beyefendi’nin işi her şeyden önemli… Sokağın çocukları seni bekliyor. Ayrılamazsın onlardan. Bekçi Bekir geliyor; savulun, gecenin yarasaları!
-Bırak alay etmeyi. Çıkıyorum. Düdüğüm nerede? O çocuklar var ediyor beni, bunu unutma! Onlar sayesinde ekmek yiyoruz.
-Boynuna asılı, baksana! Bunamaya başladın, emekli olamazsın. Sokakta öleceksin; uyuz bir it gibi zehirleyecekler seni. 
-Yeter, yeter artık bıktım senden! Beni bir gölge gibi takip etmenden, sorularından, sorgulamalarından, yargılamalarından..mahkum etmelerinden bıktım, anlıyor musun..?
Belki de kendimden bile bıktım ben.. 
-Bıktı isen çaresine bak, ne duruyorsun..!? Utanıyor musun doktora gitmeye? Bakıyorum da Bekçi Bekir’ in gururundan dübürü görünmüyor!
-Gül bakalım gül! Kocakarı çenesi dırdırından usandım. Tamam gideceğim. Hemen bu gece nöbeti sonrası; gün ışır ışımaz, bulacağım bir yolunu yordamını, kopacağım senden tamamen..! Ne halin varsa görürsün. Gerekirse emekli olup, tüm paramı yatıracağım. Yeter ki sen sus…beynimi kemiriyorsun..
-Bu kaçıncı söz verişin.. Neredeyse şarkıya dönüştürdün. Kızman da  çok hoşuma gidiyor. Yalnız soğuyunca unutmak yok, değil mi? Söz mü? Koca Bekçi Bekir, sözünde duracak bu sefer, mutlaka! Bak, aynanın kenarına sıkıştırdığın psikolog Rahmi Bey’in kartını unutma! Kaç kez randevu almak için, elini götürmüştün de vazgeçmiştin sonra..
-Bak şimdi giderayak beni çileden çıkarmak için, elinden geleni yapıyor. Bıktım senin dinmek bilmeyen dırdırından, bıktım!..
-İşine gelmiyor değil mi? Yalnız kaldığında sadece benimle olmaktan, konuşmaktan zevk aldığını yüksek sesle açıklamana ne demeli?
-Deli saçması! Çoraplarım, pabuçlarım, tabancam..sana soruyorum, tabancam nerede..?
-İhtiyarlayan tüm erkekler, çocukluklarına dönerler, unutkan..
-Ve de masum, aptal! Bırak şimdi bana ders vermeyi. Seninle aynı yaşta olduğumuzu unutuyorsun..!
-Neden bana soruyorsun kaybettiklerini?
-Evet, aklımı yitirdim ben. Aramak boşuna. Seninle yaşamak zorunda olmasam; bilirdim ben, yapacağımı..
-Kaçacaktın değil mi? Pılını pırtını toplayıp, sessiz sedasız kaçacaktın! Kaçamazdın. Ben senin gölgenim, ayrılmaz bir parçanım. Bensiz yaşayamazsın, bunu biliyorsun. Belki ben de sensiz..
-Bir gece nöbeti daha başlıyor, savulun!
-Tabii, beyefendinin işi her şeyden önemli… İş, iş, iş, meşgulüm, meşgulüm. Biliyorsun ki seninle sadece evdeyken konuşabiliyorum. Sesimi kaybediyorum, dilimi yutuyorum..
Sessiz çığlığımı duyan yok! Sabrediyorum bütün gece…
-Ekmek parası kazanmak kolay mı? Lokma aslanın ağzında…
***
Artık bu tabanca ağır gelmeye başladı. Gerçi hiç kullanmak nasip olmadı ama korkuluk gibi bir şey. Bir düdük, birde cop; neyime yetmez benim…
Açılın, Bekçi Bekir geliyor..!
İşte geldim. Bu gece hava oldukça soğuk. Kar yağacak sanki karayere!
Gece nöbetim başlar başlamaz; her saat başı, bu İstavrit Sokak’a girmek zorundayım. Dışarıdan ilgi uyandırmayacak denli gizlenmiş tepeciğin üzerinde; çamların arasında, etrafı surlarla çevrili minicik bir sokak. Sokağın etrafın sarmaşıklar sarmış. Kurşun geçirmez kocaman bir demir kapısı var. Kapıda iki mavi bereli ve iki de kurt köpeği; ısırdı ısıracak. Köpekleri severim. Ama korkarım hep tasmalılarından. 
Kapıdan girince karşılıklı dörderden, sekiz villa ve en üstte de dokuzuncu villa saraycık. Ülkenin idaresinden birinci derece sorumlu olanlar ve onların aileleri burada otururmuş. Dokuz haneli İstavrit Sokak’ın sakinlerini, hiç görmedim. Villaların önünde güvenlik kameraları ve altlarında kontrol düğmeleri var. Sağ başparmağımı, alttaki minik ekrana dokunur dokunmaz beni tanır ve "Hello Mr BlackCat" diye seslenir; yani, benim soyadımın İngilizcesi. Sevinirim, mekanik bir sesle “Mr BlackCat” denmesi, gururumu okşar. Her saat başı, bu sokağın dokuz villasına parmak basar, vazifemi yaparım. Villaların önünde çöp tenekesi bile yoktur. Onun yerine, bir bayrak direği ve birer büst bulunur. Kimlere aittir; bilmem. Muhacirim ben…
Bu sokağı severim. Dilinle yalasan, o kadar tertemizdir kaldırımları.... Ama sanki kendi kendilerini hapsetmiş bunlar. Korkuyorlar! Kimden, belli değil. Belki kendilerinden. Kapıda bir ambulans, tepenin üzerinde harekete hazır bir helikopter, kapının arkasında minicik odacıklar. Belki bir bölük mavi bereli ve hizmetçi. Kamuflaj edilmiş her şey, maskelenmiş yüz gibi gülüyor mu, kızıyor mu; anlamak güç. Saklanıyorlar, neden bilmem. Kimden; sormam, soramam… Merak etsem bile yaşayamam ben bu sokakta; kuş sütüyle, havyarla besleseler bile… Ensemde her daim beni takip eden gözler var sanırım. Tüylerim ürperir, soğuk soğuk terlerim ben bu sokakta.
Mavi bereliler sadece göğsümdeki kimliği kontrol edip; “Geç!” derler. Konuşmazlar benimle.. Öyle emir buyrulmuş onlara da emir kulu her biri.. Benim gibi…
Bu sokağın nöbetini, hizmette kırkıncı yılımı doldurunca verdiler: “Herkese nasip olmaz bu devlet hizmeti,” dediler. Bir de gümüş kol saati hediye etti; mahallenin, emniyet amiri: “Elli seneyi doldurunca, altın kaplama vereceğiz!” dediler. Sağ olsunlar..!
Aşağı mahallenin sokakları, karanlıktır hep..
Veba Mahallesi’nin piçleri, Camcı Halil'in fırlama çırağı seni… Bak gene indirmiş sokakların camlarını. Evlerin, hele hele Rum ve Ermeni evlerinin camlarını kırmanı anlamasına anladık da ya, sokak lambaları! Ne zorun var; ulan piç..? Polis arabalarını taşladığın yetmiyor mu? Başım belaya girecek amirimle! Sizin yüzünüzden erken emekli edecekler beni. Gözlerim tavukkarası oldu olacak. Sırtım bitleniyor mu ne? Kaşıyamıyorum da hep!
Çabuk yorulmaya başladım. Düdük çalmaya bile nefesim yetmeyecek bu gidişle. Ama kimseler çakmamalı bu durumu; sevinir domuzlar bana bir şey olursa. Bir kişi bile kapımı çalmaz, yalnız geberirim.. 
Bir de ulan, şu komşu Halime de olmasa; açlıktan ölecez. .Kadın budu off , pırasa, off… Fazla yemişim; öğütmüyor artık midem, taş gibi..
Kırk yıldır bekçilik yapıyorum bu mahallede. Başka bir kente, değil mahalleye bile tayinim çıksa, yapamam. Şaşırırım. Bu mahallenin sokaklarını, karış karış biliyorum.. Son seneler çehresi değişmeye başladı. Eskiden tam tamına bir Muhacir mahallesiydi..
Mübadele kaçkınları; İşkodralılar, Grıbeneliler, Priştineliler, Üsküplüler hep, Kumru Sokak’ına tünemişlerdi. Şimdi kaç aile kaldı… Ki, parmakla saysan sayılır. Manastırlılar ve Selanikliler, Kutsal Sokak’ta kalmayı yeğlediler. Kutsal Sokak da “Sokak” hani ha! ya! Pembeye, beyaza boyamışlar duvarlarını. Onlar da tükeniyor yavaş yavaş.. Yeni yetmeler beğenmiyor Veba Mahallesi’ni; ismini değiştirmek, akıllarından bile geçmiyor. Kaçıyorlar lağım fareleri gibi.
Ben bile unutacağım; Dramalı bir Mübadilin torunu olduğumu. Duvarımda sinek bokuyla süslenmiş sarı soluk resimlerden başka hiçbir iz kalmayacak. Dedeme “Kara Kedi” derlermiş; sivrisineği, iki gözünün ortasından vururmuş. Debreli Hasan’ın, tek kızanıymış. Asıl adı “Hüseyin’miş. Çakır gözlüymüş, mavice bakarmış ufka. Resmi var, yatak odamın duvarında. Pala bıyıklarına, iki oğlak asılırmış. Zengini vurup soyup, fakire yedirir giydirirlermiş..
Hey breh! Açılın, Bekçi Bekir geliyor..! 
Kumru Sokak çok sessiz bu gece; köşe başındaki varilin içinden alevler de yansımasa, etraf aydınlanmayacak, zifiri. Şu esrarkeşlerden de bir türlü hazzedemedim; tinerciler, barbutçular, kokoreççiler neyse ama hapçılar da dadanmaya başladı sokağa; kapkaççılar da tombalacılar da… Armutlu sokağını çok severim; iki tepe arasına dizilenmiş evcikler, koca şehrin ortasında minik bir varoş. Sokağın ortasında, kara ben gibi duran bir yatır vardır. Ziyaret denir, saygı gösterilir. Efsunludur; dokunulmaz! Küçücük balkonlara dizilenmiş gazyağı tenekelerinden saksılar da sıram sıram, acı biberler mi istersin, karanfiller mi,  manolyalar, hanımelleri, sardunyalar, kasımpatılar mı? Kekik mi, nanemi, anason mu, portakal mı? Kokularla bezenmiş, renkli düşler gibidir. Gecesi ayrı bir başka, gündüzü bir başka kokar, Armutlu’nun. Evlerin duvarlarına yaslanıp, kestiresim gelir yaz geceleri. Mart’ta, sevişen sokak kedilerinin çığlıklarından geçilmez Armutlu’da. Aşk başkadır  Armutlu’da.. İsyan kokar; teslim olmaz, teslim etmez sığınanını. Demem o ki, Kumru sokak gibi, vefasız değildir, kadirşinastır. Hasıdır sokakların hası...
Armutlunun hemen altından Zambak Sokak’a varılır. Mahallenin en kibar, en hassas, en gizemli sokağıdır.. İçine girince, sanki pembe köşklere girmiş gibi hissedersin kendini. Rengârenk duvarları sana “hoş geldin” der. Seni, sen olduğun için, neşeyle ağırlar. En bereketli sofralarını sana sunmak ister. Enfes yemek kokularından geçilmez orada. Ağzım sulanır gece vakti off! Mide fesadı olacağım bu gidişle. Bu kadar yenir mi, bre Bekir!
Bu sokakları, adım adım dolaşırım her gece. Sabaha dek usanmadan, senelerce…
Kiminden hizmetimin karşılığını görürüm, minik bir tebessümle bile olsa; kiminden de küfür yerim; yedi dilde! Eskiden selam verirlerdi, şimdi sabahçı kahvesindekiler bile, somurtuyor bana. Veba Mahallesi’ni tanımaz oldum. Cüzzamlılar gibi, yüzleri düşmüş. Kimse gülümsemiyor, kaçıyorlar ışıktan. Camcı çırağı Sadık’ın anası da cüzzamlıymış dediler. Eskiden çok güzelmiş haspa. Karaköy’de çalışırmış. Sıraya girermiş mahallenin yeni yetmeleri; onun tenine dokunabilmek için. Cilvesine, muamelesine; ondan da hası yokmuş derler mahallede. Kaç kez şikayetçi olmuş mahalleli, sokağın adı kötülenmiş.. O da Karaköy Kerhanesi’ne gitmek zorunda mı kalmış ne? Yoktur orospularla işim. Acırım ama, kader kurbanı sefilleri.
Sahi be, belki onun için kırar be, Sadık piçi; sokak lambalarını, karakol camlarını. Polis arabalarının lastiklerini bilem, o şişler muhakkak.
O da ne? O gürültü de ne? Birisini mi haklıyorlar ne..?
Romatizmalı dizimim ağrısı, şimdi zamanı mı breh! Düdüğüm nerde..? 
Vay be! Gene unutmuşum, antenli cep telefonunu evde. Yedi kez çalabilirsem düdüğü öbür mahalledeki Bekçi Şakir’in, sağır kulağı duyar elbet. Düdüğün leblebisi nemlenmiş ötmüyor bir türlü..!
-N’oldu? Açılın bre ipsizler!  Kim, kimi biçmiş..?
Açılın breh, erkek bozuntuları; açılın dedim size… Burada kanun var!..
Şu tabanca tam da tutukluk yapacak zamanı buldu: “Boşa mermi harcama,” demişti amirim, ama..
-Açılın bre ahali, kanun var burada!
Hah şöyle! Hizaya gelin bakalım. Tabanca sesi sizi adam eder..!
-Kim soymuş bu yavrucağı? Kim kana bulamış..!! Sadık evladım, duyuyor musun, Bekçi Bekirim ben.. Ses ver yavrum! Şişlemişler yavrucağı! Berbat etmişler!  Ulan allahsızlar!
Açılın..! Açılın..!
-Ne olacak be oğlum Şakir, telefonu unutmuşum evde.. Düdük de çalışmadı..!
Hadi ara acili de ambulans göndersinler, deşmişler yavrucağı! Gocuğumu atayım bari üstüne yazıktır, sübyandır, mazlumdur. Günahtır!
Açılın, açılın! Bu çocuğun anasına haber salın..! Hemen gelsin..
Hadi evinize.. Hadi gidin! Doluşmayın bakayım! Köçek mi oynuyor burada? Çekin gidin!
Vukuatsız bir gece geçmeyecek mi Allahım, sen benim aklımı koru!?
Ulan ne istediniz bu yavrucaktan be?
İki pencere, bir tencere için bu reva mı?
Hayır, yeter artık! Bu işin çivisi çıktı. Bas istifayı diyor şeytan, çektir git!
Ya emeklilik..!?
“Bekçi Bekir, yıldı kaçtı” dedirtmem ben adama!
Bu işin de kendisine göre bir raconu yok mu?
Tüyü bitmemiş polis ile aramdaki fark ne?
Mektep medrese göremediysem, bu suçu neden hep bana yüklerler..!?
Her gece birkaç cenaze çıkıyor bu mahalleden..!
Devlet başademiyor. Ben mi? Belki devlet, bu mahallenin kendi kendisini kemirmesini, tüketmesini istiyor. Belki işine geliyor arazi mafyasının. Baştan aşağı yıkıp gökdelenler dikecek, gökyüzü kararacak. Belki de onlar çıkarıyor yangını tufanı..!
Bekçi Bekir.. Hadi oğlum,  git evine..! Sabah olmadan gidersem, amirim ne der bana!
Bu sokakların selameti benden sorulur..! Pöh! İhtiyarladın oğlum Bekir. Karakedi fındık faresini bile yakalayamaz oldu! 
Sokağın kara kedisi Sadık da gitti..
Götünüze kına yakın!
Ben de gidiyorum lan.. İstavritiniz de Vebanız da Kumrunuz da sizin olsun!
***
-İstifayı basmanın sırası mıydı şimdi..? Nasıl geçineceğiz yarım yamalak maaşla..
-Başka çarem olmadığını bal gibi biliyorsun; çok geç artık, dilekçeyi geri alamam..!
-Bu bilgisayarı almasını biliyorsun. Her gece sabahlara dek ekranın başında pinekliyorsun. Sırası mıydı böylesi masrafa girmenin? İnternet, telefon ücreti de cabası..
-Kadın, susmaz mısın sen biraz..! Geceleri uyuyamıyorum hala. Gece bekçiliğinden kalan maraz..
-Sosyal paylaşım sitelerinde gezinip duruyorsun.. Kimlerle lafladığını izliyorum. Ayıp ayıp. Kendinde küçük kadınlarla… Git kendine yeni iş bul mesela, boş zamanlarında en çok sevdiğin kitap okumayı da bıraktın. Kütüphanen toz altında mahsur, mahzun!
-Kerhanede bile bekçilik vermezler bana. Rüşvetle çalışıyor tüm sistem.
Bulacağız bir yolunu muhakkak..! Şimdilik ne açız, ne de açıkta..! Gün ola harman ola..
Kitap okuyamıyorum. Bu doğru. Internet, yaşamımın bir parçası oldu.. Bu da doğru. Bir sürüyü takip ediyorum; çobanı, görünmese de..
-Bıktım senin tekerlemelerinden, mazeretlerinden, savsaklamalarından..
-Ben de senin çenenden!
-Öyleyse hallet, hemen..! Kurtul benden!
-Biliyorsun, bu imkânsız gibi bir şey! Eşek yükü kadar para gerekli, kolay mı?
-Doktor Rahmi Bey’e gidelim dedim ben sana. Bir yol yöntem öğretir en azından. Her yerde tanıdığı var.. Medyada onun ismi geçiyor; her zaman, her kanalda..
-Medya da mı dedin? Dur, tamam! Buldum galiba..!
-Ne buldun? Define mi?
-Gülme! Şaşacaksın! Gidiyoruz, hemen şimdi!
-Randevu aldın mı? Öyle, elini kolunu sallayarak gidemezsin! En az birkaç hafta bekleyeceğiz belki de daha fazla..
-Haklısın. Ver kartını, hemen arıyorum. Tamam, aynanın yanına koymuşum..
Alo, Rahmi Bey’in kliniği mi? Evet efendim, randevu almamız mümkün mü? Acele! Bir ay mı dediniz? Nasıl olur! Peki, peki yazın lütfen. İptal olunca beni arayacak mısınız? Çok teşekkürler..!
-Gördün mü ne kadar kolaymış..! Bir işe başlamak, başarmanın yarısı; bitirmenin tamamıymış..
-Şimdi de sen başladın tekerlemelere..
-Sosyal paylaşım sitelerine girmekten vazgeçmen mümkün mü?
Anladım, kendine ait bir siten var; şiirlerini, fotoğraflarını asıyorsun. Bu sana yetmez mi?
Hele o kadınla konuşmanı hiç mi hiç hazzetmiyorum. Hani şu çocuğu olan, yan yana resmini asmış sayfasına.. Sen de beğenmişsin… İşler tıkırında yani. O kadın çok genç değil mi?
-Biliyorum, her saniye beni izliyorsun. Sana hesap vermek zorunda kaldığım için eziliyorum. Özgürlüğümü kısıtlıyorsun. Kıskanıyorsun değil mi? Söyle! Gençmiş. Ne var yani, seviyoruz birbirimizi anladın mı? Anlayamazsın sen, sevgiyi tatmamışsın bunca yıl! Boşuna konuşuyorum..!
-İzlenmek kötü biliyorum. Ama elimde değil., bunu sen de biliyorsun. Onu sevdiğini de biliyorum. Sana masal okurken gözlerine baktım, parlıyordu.. Binbir gece masalları. Neler anlatmak istiyordu sana acaba!? Şehriyar!
Bundan sonra senin adın “Bekçi Şehriyar” olsun. O da “Şehrazat” olmayı kafaya koymuş baksana!! Her halinden belli. Kumrular gibisiniz.. Maşallah!!
-Dalganı geç bakalım. Senden kurtulur kurtulmaz ona koşacağım..Uçacağımmmm!
-Uçağa binmekten korktuğunu biliyorum Vencouver'e, Kanada'ya dek nasıl uçacaksın en az 12 saat..!? Hem nereden bulacaksın o kadar parayı? Banka mı soyacaksın!?Hem kaç kelime İngilizce biliyorsun..!? Orada yaşayabilecek misin? Ne zamana dek vize alabilirsin!? Tuvalet bekçiliği yaparsın belki orada!
-Sen paradan bahset bana. Bulunca göreceksin.. Her yerde yaşarım ben! Hele sevdiğimle..!
Kenef de temizlerim.. Limon da satarım. Hem limon satmak için, dile ne gerek! Dedem Anadolu’ya sürgüne geldiğinde kaç kelime Türkçe biliyordu sanıyorsun!
-Sen o kadını yakından tanıyor musun? Evli midir, ayrılmış mıdır, anası, ıdsı, dıdısı var mıdır, işi gücü.. Sordun mu bunları? Sormadın! Birkaç gün çet yapmakla nasıl anladın?
-Sormak, sorgulamak âdetim değil. Anlatırsa dinlerim. Önce sevgi.. Sonrası gelir..
-Güven, saygı vs tekerlemelerin. Parasız olmadığını, olamayacağını biliyorsun bal gibi!
Samanlık seyran olalı çook oldu! Boş ver sen bu palavraları.. Yemezler!
Bir başkasını unutmak için seni sevmişse, yaraya tuz basmak gibi mesela! Ya o adam aniden karşınıza çıkarsa bir gün; çocuğun babası mesela! Veya senden bıkınca ona dönerse; o zaman halin nice olur!?
-Bana karşı oldukça insafsızsın. Beni benden daha iyi anladığını düşünüyorsun. Bunu anlarım ama aramıza girmeye kalkma..!
Sormadım dedim ben sana! Zamanı gelince anlatmasını bekleyeceğim. Birkaç ipucu veren şiirlerini postaladı bana. Ne zamana dek bilemem ama bekleyeceğim. Ben her şeyimi açtım ona; beni, olduğum gibi kabul edeceğini söyledi. İnanıyorum ona. Sevgi inanarak kökleşir yüreğinde insanın.
-Senin yüreğin yok ki sadece beynin var!
-Ya senin..!?
-Ben yüreğimle düşünmeyi öğrendim. Belki çoğu kadın, benim gibi olmayabilir mesela o kadın! Seni satın almak da isteyebilir mi?
-Neyimi satın alacakmış? İpsizin sapsızın tekiyim!
-Kapa çeneni! İnternetten çağrı göndermiş. Konuşma saatimiz geldi. Konuşmaya doyamıyorum. İzlemeyi de bırak.. Uyu şimdi..!
-Senden kopuncaya dek tilki uykusuna yatacağım bil bunu!
-Sen bilirsin..! Yeter ki sus! Aklım karışıyor; ikinize laf yetiştirmekten… 
-Sustum!
***
Mart’ta yakınlaştık seninle. Bugün 27 Mayıs sevgili, yarım asır olmuş; askerler, sivil otoriteyi ele geçirileli. Şimdi de siviller rövanşını alıyor bu kısır döngünün. O zaman sen henüz doğmamıştın.. Ben ise çocuktum. Sakalım, bıyığım henüz terlemişti. Tahterevalli gibi, hiçbir şey değişmedi. Oyun aynı, yazanlar aynı, oyuncular; maskelerini değiştirdi. Zaman daha da "kekeleşmekte.” Bari sen kekeleşme; konuş, anlat bana kendini. Seni tanımak istiyorum, senin kendini tanıtacağın kadarını bilmem yeterli ise eğer. 
Bu seni rahatlatıyorsa… 
Bugün 27 Mayıs sevgili; sana şiirler yazsam az. Anlatamam sevdiğimi. Kelimelerim kısır kalır; anlatamam menekşe gülüşlerinden uçuşan kelebekleri. "Kelebek etkisi" derdin, sen hep; işte öylesine uzağım yakınlığım oldu. Yalnızlığım, çoğulluğum oldu seninle..
Oralara dek gelir miyim; nasıl gelirim bilmiyorum..
Buralara dek uçar mısın; nasıl kanatlanırsın, onu da bilmiyorum..
Ama, bu evren var oldukça ;biz ikimiz, bir yerde buluştuk; orada yaşamayı sürdüreceğiz..
Sesimiz kaybolmayacak. Sarı yıldızdan akacak dünyamıza her mevsim. Gülkurusu dudaklara konacak.
Soluğumuzun sıcaklığı yok olmayacak; ona, onu veren enerji var oldukça...
Kısa zamanda her şey yoluna girecek. Umut etmek istiyorum..
Anlatılarını bekliyorum. Gecikme, geç olmasın..
Yakında Rahmi Bey adında bir doktorla görüşeceğiz..
Sana anlatacaklarım var… Hep..
Seni sevdiğimi unutma… Hep....
Hiç...
***
-Buyurun şöyle oturun.. İstediğiniz gibi. Kendinizi rahat hissedin önce. Size fazla soru sormayacağım.. Kendinizi anlatmanızı istiyorum. Anımsayabildiğiniz kadar gerilere gidin lütfen.. Anlatın. Sesinizi kaydediyorum izninizle. Umarım bir mahzuru yoktur. Paltonuzu çıkarın. İsterseniz, sırt üstü uzanın şu sedire..
-Ne paltomu çıkarmak, ne de sırtüstü yatmak istiyorum. Böyle rahatım.
Kendimi bildim bileli, beni gölge gibi takip ediyor. Ondan ayrılmak istiyorum. Olmuyor..
Nasıl yardım edersiniz, bilemiyorum. Yoruldum, sıkıldım, bıktım. Kendimi okumaya verdim. Maaşımın yarısını kitaba ayırıyordum, şimdi de internetten çıkamıyorum. Takıldım kaldım...
-Ha.. Kim!? Hımm.. Anladım efendim.. Devam edin…
-Her an arkanızdan birinin, sizi takip ettiği hissini düşünün. His değil bu; gerçeğini düşünün bir de.. Ensemde iki göz kocaman. Evlendim,  rahat yüzü görmedim. Ayrıldım.. Şimdi bir kadınla konuşuyorum, çok uzakta. Beni seviyor, ben de onu. Ama, bu bana engel oluyor. Ondan kurtulmak istiyorum. Yardımınıza ihtiyacım var. Hem de çok..!
-GATA’ da tanıdığım uzman arkadaşım var.. Bu belki size pahalıya mal olabilir. Ama denemeye değer. Sizi sakinleştirmek için bir ilaç yazacağım. O konuşup, sizi rahatsız edince kullanırsınız. Günde dört taneden fazla almayın. Referans mektubunu, sekreterimden alabilirsiniz. İyi günler diliyorum. Geçmiş olsun!
-Bu şekilde ayrılmanın psikolojik sorunlar yaratması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bana ne kadara mal olabilir..? Malum mahalle bekçiliğinden emekliyim; üç beş kuruşum var yastık altında.
-Meraklanmayın hallederiz. Sekreterim, size randevu verecek efendim.. GATA’dan sonra tekrar görüşeceğiz mutlaka. Emin olun! Tekrar iyi günler. Sorun olursa, beni cep telefonumdan da arayabilirsiniz. Size her konuda yardımcı olacağım. Merak etmeyin!
-Teşekkürler. Size de iyi günler..!
***
Alo! Şerafettin Bey’i bağlayın lütfen. Merhaba dostum, GATA’da havalar nasıl? Çok güzel.
Sana bir hastamı gönderiyorum; Bekir Karakedi. Bugüne dek rastlamadığım bir vak'a. Nasıl anlatsam, bilemiyorum. Sana yazdım, elektronik postadan alırsın biraz sonra. Ama, tam piyangoluk, ikimiz için de. Medyayı bana bırak. Bütün kanallara haber edeceğim.. Yeter ki bülbülü konuştursunlar... Tabii, Sağlık Bakanı’nı da sen ayarla. Bomba gibi bir haber! Oskarlıksın sen azizim! Bu iş bitsin, seninle bir Paris yaparız. Öptüm dostum.. Leyla’yı da öp benim için..
***
-Rahmi Bey, GATA'ya havale etti. Profesör Şerafettin Bey’e.. Neden anlamadım ama; “önce orayı gör” dedi. Aniden neşelendi, güldü. Kavrayamadım. Bu ilacı da sakinleşmem için verdi. Kapıdan çıkarken sekreteri resmimi çekti; kavrayamadım neden? Tebessüm de etmeyi ihmal etmedi, şıllık!  Bana kalırsa kamburuma taktılar ya… Neyse..
-Gördün mü ne kadar kolaymış; senelerdir, ihmal ettin.. Alladın, pulladın, salladın...
-Dur ilacı bırak içme,  alışkanlık yapabilir. Şimdi ne yapacaksın..?
-Bugün yarın  GATA’dan ararlar, oraya gideceğiz..
-Yaşasın! Kurtulacağım artık senden .! Sen hazır mısın? Güveniyor musun Şerafettin Bey’e? Hemen aramazlar, bekleyeceğiz.
-Beklemek, beklemek; ölümü beklemek en kolayı; ne zaman, nerede bilinmiyor. Hoş geldi, sefalar götürdü.
-Yaşamak varken, ölümü anmak; çağırmak kapıya Azrail’i. Daha çok erken. Belki benim için, yarıda kalanlar için, yarımlıklardan sarkan şakayıklar için, senin için de geç değil..
-Ben hep geç kaldım; geciktim, yetişemedim zamana, hızına erişemedim, ayak uyduramadım. Nal topladım hep… Hiçliğe kavuşmak için..
***
-Alo Şerafettin Bey? Tamam, anladım. Hemen çıkıyoruz. Çantam hazır. Üçüncü katta buluşuruz. Medya mı dediniz,  anlayamadım? Peki, ben hazırım. Siz uçak biletimi aldınız mı? Tamam, anladım. Görüşmek üzere…
-Ne uçağı, ne bileti? Ne dolaplar çeviriyorsun, söylesene? Nereye uçuyorsun, ne planların var? Anlat bana, n’olur? 
-Meraklanma,  anlatacağım. Önce hastaneye gitmemiz gerek. Bizi bekliyorlar..
-Saklama anlıyorum, hissediyorum. Benden kurtulur kurtulmaz o kadına uçacaksın.. Kanada ya. Yolun açık olsun. Seni tutan kim..!? Neden dolanıyorsun odanın içinde? Neden duvardaki resmi indirdin? Şaşkın ördek gibisin. Korkuyor musun hastaneden? Hadi söyle..!
-Senelerim geçti bu evde; Acı tatlı tüm anılar sinmiş duvarlara. Annem ve babamın resmini aldım sadece. Bir kat iç çamaşır, pijamalarım, terliğim, okuma gözlüğüm, radyom o kadar.
-Bilgisayarı kapatmayı unutma. Sevgiline mesaj yolladın mı? Merak eder seni. Biliyorsun, seviyor seni, senden fazla..!!! Buzdolabını da kapat; bozuk biliyorsun, su akıtıyor!
-Dün gece yazdım kısaca meraklanmasın deye. Blog sayfamı da yeniledim. Hadi çıkıyoruz, eyvallah.
-Kaplumbağa gibisin. Seviyorum bu halini… telaşlanman bile yavaş, ağır ağır ayrılmaların; acelesiz. Geriye bakmıyor gibisin ama aklın hep geçmişe takılı. Yılgın değilsin.. Ne de yalıtılmış, yalın, salına salına gidişin bile umarsız, beklentisiz ama belkemikli duruşun..
-Sus artık! Üzüyorsun beni. Bu sokaklar, adımlarım kalacak geride yürünmemiş köşelerde. Sokağın çocuklarının sancısı sinmiş parkelere, sıvasız evlerin isli bacalarından tüteceğim bir gece vakti gene “Savulun, bekçi Bekir geliyor..!”
***
Neredeyiz? Söylesene Bekir! Kocaman bir fanusun içindeyiz sanki. Seni yüzükoyun yatırmışlar. Tepedeki adamlar- kadınlar da kim.. ? Kameralar, flaşlar, karşıdaki televizyon ekranında senin görüntün. Üzerine tişört giydirmişler.. Başkan Adayımız, oklar.. Ve sen gülüyorsun.. Seçimlere aday mı kaydettiler seni? “Başkan babamız Bekçi Bekir…” Slogana bak sen! Bekir, Bekir;  uyumanın sırası mı şimdi? Karakedim, uyan!
A -aa.. Dünya televizyonları seni gösteriyor! Papa Hazretleri de Bekçi Bekir' in ayrılmasına karşıymış. Sadece Washington kerhen destekliyormuş senin Başkan adaylığını. Seçim afişleri.. Hep senin resmin muhalefettenmişsin.. "Müzmin Muhalif Bekçi Bekir" sloganına bak hele! Beğendim.! Göbeğin çok büyük çıkmış afişte. Bütün gece bilgisayarın karşısında oturursan böyle olur. Karakedim, uyan!
Borsalar da senden bahsediyor baksana! Tüm kumarhaneler, at yarışları durmuş; senin ayrılman üzerine, bahse girmiş milyonlar..” Asrın Olayı” imişsin ve mişiz.. Benim haberim yok! Uyan, Karakedim… Uyan! Sırası mı sızmanın şimdi.. Ne içirdiler sana..!? Kolundaki iğne de neyin nesi? Serum veriyorlar sana! Çevremizdeki maskeli adamlar, kadınlar ne yapıyorlar öyle..?  Uyannn!
-Sus bre, kadın! Kaç gecedir uyuyamıyordum evhamdan sızmışım. Yaptıkları iğnenin etkisi olmalı. Ne güzel rüya görmeye bile başlamıştım; sisler içinde, bembeyaz.
-Oh! İçim rahatladı. Konuş. N’olur anlat, ne oluyor bize..!? Susacağım. Sen, konuş demeden bir kelime bile etmeyeceğim söz! Yeter ki anlat; merakımı gider… Bekir!
-Önce “Bekir, Bekir” deyip, durma! Bu isimden öylesine bıktım ki sanki bekçi köpeğini çağrıştırıyor. Senden başlayayım: Sana isim koymamışlardı, ama sen hep vardın benimle; vazgeçilemez bir parçamdın; yüreğimdin...Ne yaptığını, nasıl yapacağını hep biliyordun, dengeliydin dengeli… O nedenle senin adın "Hep" olsun, tamam mı..? 
Ben hiçliklerde dolaştım, neden neyi aradığımı bilmeden belki kaybettiğim çocukluğumu aradım ömrümce. Sokakta oynamayı aradım. Topun peşinden koşabilmeyi. Bisiklet binebilmeyi. Paltosuz dolaşabilmeyi aradım. Eve, kitaplara kapandım. Hafız olacaktım az daha. Aradıklarım elimden kaydı birer birer. Bomboşum şimdi. Benimkisi de "Hiç" olsun..
Hep'le Hiç in öyküsü bu, yarımlıklardan arta kalan. Senelerdir bu sır, ur gibi yapıştı sırtıma. Kemirdi beni. Anlatsaydım; anlatabilseydim;  sağaltacaktım acılarımın en köklüsünü, suya atacaktım; asi bir nehre bırakacak, unutacaktım. Gel gör ki, anlatamazdım sana bunu… Demek ki şimdi imiş sırası..
Analığımız anlattı ben sünnet olduğum gün: “Gel artık sen ‘erkek’ oldun.. Bazı şeyleri bilmen gerekli,” diye başladı: Yedinci çocuğunun da kız olarak doğduğu soğuk bir Cuma sabahı, kambur müezzin Feyzullah efendi, dalgın ve üzgün Yeni Cami’ye gidiyormuş. Kapının önünde kundağa sarılı bir erkek bebek bulmuş; göbeği, dişle kesilmiş. Kundağın içinde anne ve babamızın resmi varmış. Ve kısa bir not varmış dua ile sonlanan..
Babalık, "Bu bebek, bana yüce Allahın lütfu" deye, bağrına basmış. Süt anam, önce kabul etmemiş emzirmeyi süt kardeşim Ayşe ile, sonra boyun eğmiş Feyzullah efendiye. Sen yavaş yavaş büyümeğe başlamıştın. Babalık farkına varınca utanmayayım deye, okula bile göndermemiş. Hafız yapacakmış beni: "Okuyup da âlim mi olacak” mışım-mışız…" Askere bile almadılar.. Babalık öğretti okuyup yazmayı. Kitap kurdu oldum sonra da… Gece bekçiliğinden başka da bir iş bulamadım. Koca gocuğuma sarılıp yollara düşüyordum. Sokak sokak, sen büyüyordun; sessiz çığlıklarını duyuyordum. Sadece evde ben yalnızken konuşuyordun benimle. Seninle iyi anlaşıyorduk ta ki, sütkardeşim Ayşe' ile başgöz edilene dek. Onu hiç sevmedin, sevmen de gerekmiyordu. Onunla senin aranda kaldım...
"İki arada, bir derede nasıl kalınırmış" çok iyi bilirim.
Babalık çok değerli bir insandı. Vicdan sahibiydi. O ölünce, Ayşe’den ayrıldım..
Sonrasını biliyorsun..!
Senin de sevmek, sevilmek elbette ki hakkındı. Ayrılmayı sen istedin, ben planladım.. Ama, böyle gürültü koparacaklarını tahmin etmemiştim. Medyayla yatan, sersem tavuk gibi kalkıyor; tüyleri yolunmuş. Mecburdum.. Böylesi bir ameliyat için. Kanada’ya uçabilmek için, paraya ihtiyacım vardı biliyorsun!
Reklam şirketlerinin eline düşmenin, ne demek olduğunu öğrendim.. Ama, artık geç..
Papa bizim ayrılmamızı istemiyormuş..! Tuhaf değil mi? Muhalefet partisi de Başkan adaylığı listesinin başına geçirmiş Bekçi Bekir’i; "Müzmin Muhalif Bekçi Bekir" sloganı tutar mı, bilmem ama Dünya beni, yani bizi konuşuyormuş günlerdir.
İzlenme rekoru kırmışız. Diziler iptal edilmiş.. İmparatorun savaşan askerleri bile üç günlüğüne bizi izlemek için silahlarını susturmuş. En çok bu haberi beğendim..!
Hep, birazdan uyutacaklar sanırım. Çok derin bir uykuya dalacağız. Umarım, gözlerimizi açtığımızda ikimiz..!
Eğer uyanamazsam küllerimi Menderes nehrine savuracaklar.. Palamutlaşacağım Ege'ye varmadan....
-Evet, ikimiz bir daha birlikte olamayacağız. N’olur biraz ben de konuşayım..mı!?
Seni kıskandım; Ayşe’den, Kanadalı o kadından Ama herkesten. Bunu fark ediyordun. Fark etmemen imkânsızdı. Ben kalbimle; görüyor, düşünüyor, sesleniyordum sana. 
Sen, sadece beyninle…
Kardeşimdin..! Tanıdığım, tenini, kokusunu hissettiğim tek erkek sendin!
Ayşe ile sevişirken ben, sırtında büzülmüş; ne hale geliyordum, tahmin edebiliyor musun?
Eziliyordum, ufalanıyordum, sıfırlanıyordum! Onun eli, senin yüzünde, vücudunda gezinirken. Saçları… O mavi gözleri..! Beni çılgına çeviriyordu!
Sen sırtını çevirip uyurken, o beni okşuyordu! Anlıyor musun? Seviyordu!
Ben de ondan hoşlanıyordum. Ellerim erişemiyordu, dudaklarım yoktu, sesim kesilmişti; sadece yüreğim delice çarpıyordu!
Artık söylemenin vakti geldi, geçti belki de..
Sen, beni Ayşe'den kıskanıyordun! Onun bana olan sevgisini sezmiştin..
Ondan ayrılmanın gerçek sebebi de buydu!
Sen beni seviyordun! Karakedim!
Ben onun için senden ayrılmak istedim…
Ölünceye dek sırtında bir kambur.. Bir kene gibi yapışmaktan bıktım…Bana ad bile takmamışlardı.. Bekçi Bekir’in kamburuydum.. Paltosunun altına saklanan,  yaz kış demeden!
Anlıyor musun ? Bıktım...!
Ben sadece bir erkek tanıdım.. O da sendin! Seni sevdim! Kara-belam!
-Sus! Sus artık konuşma..Çok geç.. Ama her şey için çok geç..! Azap veriyorsun! Beynim ufalanıyor, gözlerim kararıyor, kulaklarım çınlıyor... Narkoz verdiler galiba her yer bembeyaz.. Bir tünel var önümüzde; ben ve sen uçuyoruz. Beyaz kelebekler gibi..
Hep.. Hep.. Yakala elimi...
Senin küllerini de Asi nehrine savuracaklar..istavritleşeceksin Akdenize ulaşınca..
İki deniz birleşince kardeşcesine..
-Hiç.. Artık hiç ayrılmayacağız...!
Hiç...
***
Ulusal ve Uluslararası Haber merkezi:
Tüm dünyanın merak ve heyecanla izlediği; üç gün, üç gece süren başarılı operasyon neticesinde Veba Mahallesi’ne kayıtlı Bekir Karakedi ikiye ayrılmıştır. 
Bekir Karakedi’ye kendi isteği üzerine yapma kalp takılmıştır! 
Prof. Dr. Rahmi Bey ve ekibinin kontrolünde, her türlü tıbbi müdahale yapılmasına rağmen Bekçi Bekir yaşatılamamıştır. 
Prof. Rahmi Bey; “Bekir Bey, ikizinin kalbini takmamıza izin verseydi, yaşatabilecektik..” diye beyanatta bulunmuştur.. Tıp dünyasının başı sağ olsun!
Her türlü gerekli bedensel araçlar takılan ikiz kardeşi, bir tek cümle konuşabilmiştir..
" Edi bese! Heyç Baka" deye seslenen bu ikiz kardeşe, Allahtan rahmetler diliyoruz...
"Hilkat Garibesi" bu siyamlı-ikizlerin kadavrası başta Paris, Londra, New York, Berlin ve Tokyo olmak üzere dünyanın sayılı müzelerinde sergilenecektir! Turizm Bakanımız bu konuda gerekli talimatları vermiş bulunmaktadır.!
Bu gösterilerden elde edilecek gelirden bir miktar Veba mahallesinin ortasına bir KaraKedi büstü yapılmasına harcanacaktır..
"Buradan Bir Karakedi Geçti” adlı Kedi büstünün yapım çalışmasına, heykeltıraş Mim Kemal tarafından başlanılmıştır!
Devlet ve Hükümet Başkanlarımız, Bekçi Bekir’in ailesine taziyede bulunmak üzere Cuma namazına müteakip, İstavrit Sokak’ından bando mızıka eşliğinde Veba Mahallesi’ni ziyaret edeceklerdir.
Mahalle sakinlerinin evlerinden dışarıya çıkmaması ve taşkınlıklara meydan vermemesi için, her türlü güvenlik tedbirleri alınmıştır.
Seyyar satıcıların alana girmemesi önemle rica olunur.
Duyurulur!
***
Yeşilbahçe Havalimanı’ndan duyurulur:
Sayın yolcularımız, Kanada Vencouver'e uçacak Boing 736-A uçağımız, iki no’lu girişte yolcularını içeriye almaktadır. 
Sayın Bekir Karakedi, lütfen acele uçaktaki yerinizi alınız.. Bu son anonsumuzdur!
Sayın Bekir Karekedi.. Hep geç mi kalırsınız? Hiç uçağa binmediniz mi!
Neredesiniz? Yok musunuz? Hiç misiniz! ?
***
Alo.. Karakedim? Ne olur ses ver! Telefonunu kapatmış,  gene bir şeylere takmış kafayı..
Bir haftadır yoksun ortalıkta; meraktan çatlayacağım. İnternete de girmemişsin. 
Ne blogların tazelenmiş, ne de sosyal paylaşım sitelerinde beğenilerin var!
Hasta mısın gene? Üşüttün mü!?
Uçağı mı kaçırdın? Bilmiyorum, sana neler oluyor böyle..
Dengesiz adamın tekisin! Kızıyorum sana…
Televizyonda bir haber programı izledim; adam tıpkı, sana benziyordu!
"Hilkat garibesi" imiş..
Ne oldu sana ? Ya ben ne olacağım..?! 
Artık ağlamayacağım! Ama hiç ağlamayacağım!
Sanal âlemdeki tüm hesaplarımı kapatıyorum! Yeter artık!
"Ya hep, ya da hiç" der dururdun bana! ..........Hiç!

Volkan Kemal
Yarımlıklardan Artakalan.. 
19 Ocak 2013 Cumartesi 


Buzda bir balık gibi hissedenler



Tezer Özlü ve Pavese...
Esra Yalazan
http://www.taraf.com.tr/makale/5335.htm
Omuzlarından aşağıya dökülen uzun sarı saçlarına, Modigliani’nin kadınlarını anımsatan eğik duruşuna, uzun parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasına, melankolik tebessümüne bakarken onun sesini duymaya çalışıyordum. Tütünle boğulmuş gibiydi sanki. Üstünde ‘Çocukluğun Soğuk Kış Geceleri’ yazan sararmış kitaptan henüz bir satır bile okumamıştım. Merakla yüzünü inceliyordum. Ansızın bir yerden hatırlayacakmışım gibi bakıyordum hiç yaşlanamayacak olan o genç kadına. 
Hayatı rüyalardan bilincime sızanlarla kavramaya çalıştığım uyurgezer yıllardı. Hani şu yeni yetmelerin ikindi vakti, deniz yorgunluğundan sonra serin çarşaflarda hayallerini dinlendirdikleri, sonra kalkıp buz gibi karpuz yedikleri, yerkençekirdekleri arsızca havaya tükürdükleri, tükürürken mutfaktan gelen kızartma kokularını içlerine çektikleri, akşamları ıhlamur kokan bahçelerde biraz daha fazla kalabilmek için evdekilere saçma yalanlar uydurdukları yaşların sonuna gelmiştim. 
O GÜÇLÜ YAZMA İSTEĞİ... 
"İnce bacaklarımla aydınlık yaz günlerinde yokuşu koşuyorum” diye başlayan sert hayat hikâyesini okuduktan sonra çatlak ruhum bir daha huzur bulmadı. Sadece kitap yüzünden değil, büyüyordum. Kalabalık bir plajda, ‘ince bacaklarıma’ yapışan kum tanelerine, zamana, insanlara aldırmadan okuduğum kitap, ‘makul’ hayatın dışına sıçrama eşiğim olmuştu. O ‘yalnız’ kadını, onun sevdiği ‘yalnız yazarları’ ve hakiki yalnızlığı anlayabilmem için daha çok büyümem gerekiyor sanıyordum. Çok uzun sürmedi. 
Onun öldüğü yaşa geldiğimde hakkında bir yazı yazacağımı hiç düşünmemiştim doğrusu. Neden düşüneyim, insan o yaşta böyle şeyler düşünmüyor ki... Sadece bende açlık, susuzluk gibi güçlü bir yazma isteği uyandırdığını hatırlıyorum. Sonra onun kadar cesur olmadığım için yazamadığımı da... 
Tezer Özlü’nün yazdıklarını gençken okuyanların pek çoğu, çocuksu bir heyecanla kendi hayatında iz bırakanları yazmak istemiştir muhtemelen. Onun orta sınıfın alışkanlıklarına, beğenilerine aldırmadan, sözcüklerin uyumunu pek düşünmeden, insanlara nasıl dokunacağını hesap etmeden yazdığı ‘kolay’ cümlelerini okuyunca yazmanın çok basit olduğunu düşünürseniz fena halde yanılabilirsiniz. Öyle can yakan, sade bir üslubun kendiliğinden akışını sezebilmek, doğallığını anlayabilmek için, bir yazarın kendisiyle acıları arasına koyduğu mesafenin derinliğini de hissedebilmek gerekiyor çünkü. 
BEN ASLINDA SÜREKLİ ÖZLÜYORUM 
Onun durduğu uçurumun ucundan korkusuzca hayata bakabilen bir kadın olduğunu kendisi hiç gizlemeden anlattığı cümlelerde görüyorsunuz: “Ben çılgınlık dünyasına en derin, en sonsuz yolculuğu yaptım. En acı veren yolculuğu yaptım... Çılgınlık yoluyla kurtuluşumu ne büyük bir cesaretle tamamladım. Tüm acılardan, gövdelerden, güneşlerden, ana babalardan ve çocuklardan, güvenden ve güvensizlikten, tüm düzenlerden. Bir insanın yaşamı kırk yıl da olabilir. Olmalı. Bir ölüm özlemi değil bu. Ben aslında sürekli özlüyor ve bir özlem durumunda yaşıyorum. Bu yüzden özlemlerim yok.” 
Bu cümleler, yazarın son döneminde yazdığı kısa notlardan oluşan kitabından. Düzeni ve güveni ürkütücü bulan bu ‘dikenli’ kadın, hayata tutunma biçimlerini, yalnızlıklarını sevdiği yazarların peşinde koştuğu yılları anlatan bir kitap yazmıştı. Kafka, Svevo ve Pavese’nin izini sürdüğü bu uzun yolculuğun başında “Kentten ya da ülkeden ayrılmadığım günlerde oteli değiştiriyorum. Kendi kendimden böyle bir rahatlıkla çekip gitmeyi nasıl isterdim” diyor. O bir başka yazarın izini sürerken sığındığı sözcüklerle kendinden hep çekip gitti aslında. Mırıldanır gibi yazdığı defter notlarında, yalnızlığının ürkütücü görüntüsünü Pavese’yle hatırlıyor: “Çocukluğum. Dün, buz gibi bir gölde, ördeklerin yüzdüğünü gördüğümde, aklıma Pavese’nin kız kardeşine yazdığı son mektuptan sözler geldi: ‘Kendimi buzda bir balık gibi hissediyorum.’ Ben de, kendimi buzda bir balık gibi hissediyor. Söyleyemiyordum.” 
Bu satırları okuduğumda onu kendisiyle aynı yaşta ölen Pavese’ye iten o güçlü duygunun tam olarak ne olabileceğini düşünüyordum. Torino’da küçük bir otel odasında intihar eden o huysuz, kapalı adamın sadece yazarlığını beğenmiyordu kuşkusuz. Üstelik kendisine göre epeyce ‘süslü’ olan romancının günlüklerindeki keskin yargılar da onun dünyaya aldırmaz bakışına biraz uzak duruyor gibiydi. Ama yine de onları birleştiren görünmez bir bağ vardı sanki. Hafif bir esintiyle birbirlerine dolanan uçurtmalar gibi yeryüzünün boşluğunda buluşmuşlardı. Zaman içinde Pavese’nin eksik, tutkulu hikâyeler anlattığı romanlarını okurken tuhaf bir ‘hiçlik’ duygusuyla karşılaştım. Çok sevdiği kırlardaki, çoğunlukla sıkıldığı şehirlerdeki hayatları bazen içinde sakin mısraların gizlendiği şiirli cümlelerle anlatıyordu ama bir şey olmuyordu. Nedense, onları bir kitapta, bir kasabada, loş bir otel odasında birleştiren kaderin, çocukluktan kalan o yoğun ‘hiçlik’ duygusu olduğuna inanıyorum. Acı değil sadece hiçlik! 
YERYÜZÜNÜN HİKÂYELERİ SONSUZDUR 
Altı yaşında kaybettiği babası ve hayatı boyunca kendisine kötü davranan kadınlar yüzünden karamsar olduğu söylenen Pavese, ölmeden önce mektuplarını ve notlarını yakmıştı. Ama belli ki on beş sene boyunca yazdığı günlüklerin yayımlanmasını istemişti. Tuhaf bir biçimde onu dünyada üne kavuşturan da şiirlerinden ve romanlarından ziyade ‘Yaşama Uğraşı’ adıyla yayımlanan günlükleri oldu. 12 Mayıs 1947’de defterine şunları yazmış: “Bir yazarın, şiire, edebiyata en büyük katkısı, yaşarken ona hayatının edebiyata en uzak görünen bölümlerini aktarabilmesidir. Ona sadece boşuna harcanmış gibi değil, aynı zamanda bir kötülük, bir günah, bir çöküntü belirtisi gibi gelen günlerini, alışkanlıklarını ve yaşantılarını... İnsanın hayatını böyle şeyler zenginleştirir. Her hayat hikâyesinin çocukluk dönemini düşün.” 
Tezer Özlü, o ‘çocukluk dönemini’, gençliğini, kafasına yediği elektroşokları, erkeklerini, deliliğini, sevişmelerini, sevemediklerini kendisini bile taklit etmeden güçlü bir yazı sezgisiyle anlattı. O yazmanın dünyaya, acılara karşı bir savunma biçimi olduğuna inanıyordu. Tıpkı ‘bu kahrolası yeryüzünün o büyük yalnızını ne kadar çok seviyorum’ diye anlattığı Pavese gibi. 
Beckett’in “Yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur. Biri ağlamaya başladığında, bir başkasının gözyaşları diner” cümlesini, “Yeryüzünün hikâyeleri sonsuzdur. Biri anlatmayı bitirdiğinde, bir başka yerde, bir başkası anlatamaya başlar” diye değiştirmişti. 
Gitmek için biraz acele ettiler ama anlatmayı hiç bitirmediler aslında. Hâlâ kendi yalnızlıklarının izini sürenlerin, bazen ‘buzda bir balık gibi hissedenlerin’ yazılarıyla her seferinde biraz daha büyüyorlar.
Hayatı rüyalardan bilincime sızanlarla kavramaya çalıştığım uyurgezer yıllardı. Hani şu yeni yetmelerin ikindi vakti, deniz yorgunluğundan sonra serin çarşaflarda hayallerini dinlendirdikleri, sonra kalkıp buz gibi karpuz yedikleri, yerken 

Kitaptan
Elektroşokun başlangıcı ve bitişi vardır.Ve ortası yoktur.İnsan için, hasta insan için.Ama ben o ölüm ortasını yaşadım.Ve işte şokun tam ortasındayım.Elektroşok verilirken düşünüyorum ve duyuyorum :
“….İşte şimdi olaylar o denli ileri gitti ki, bana elektroşok veriyorlar/belki de beni elektroşokla konuşturma yöntemine gidiyorlar/doktor eve gelmiş olmalı/üstelik elindeki şok gereci garip bir gereç/tahta bir boyacı sandığı gibi/kimbilir belki de elektriği iyi ayarlayamadı/ya da kent ceryanı işte/yükselir alçalır/ve öldürür insanı/ve işte beni şimdi evimde şok komasına soktular/konuşturmak mı istiyorlar/kocam gerçekten aldatılıp aldatılmadığını öğrenmek mi istiyor/aldatılsa ne olur aldatılmasa ne olur/konuşturuyorlar mı/konuşuyor muyum/bana bunu yapmamalıydılar/bir gizlim yok ki/hepsine her zaman hastayken de iyi davrandım/kimseye bağırmadım/kimseye saldırmadım/acıları kendim çektim her zaman/öleceğim de ne olacak/ölsem ne olur/ama şokun derecesini çok kaçırdılar/işte elektriğin dişlerimdeki metal dolgulardaki titreşimini duyuyorum/dayanılır gibi değil/böyle şoklar altında ölenler olduğunu biliyorum/bunları bana anlatmışlardı/hastanelerde dersleri dinlerken duymuştum/öğrenmiştim/başımda Süm var mı/olamaz/annem erkek kardeşim kocam/şok içinde onların başımda olduğunu anlıyorum/doktorun da kim olduğunu biliyorum/biraz sonra gözlerimi kapayınca öleceğim/artık uğraşacak kimseleri kalmayacak/istedikleri ne/yaşamımı elektrikle bitirecek kadar/kızmıyorum/salt iyiliğimi istiyorlar/doğal bir olay mı bu/yaşayarak düşünerek yaşanacak olay mı bu/belki de doğal “
-Ölüyorum, devrimci mücadeleyi bensiz sürdürün, diyorum. (Ne 12 Mart döneminde, ne öncesi ne de sonrası devrimci mücadele içinde kendime bir yer vermiş değilim.Düşünce ve davranışlarım küçük burjuva özgürlüklerinin sıkıcı sınırlarını yıkmaktan öte bir anlam taşımaz.)
Tezer Özlü

Tuesday, January 8, 2013

Şizofren Aşka Mektup / Özledim


Add caption

Hayat soğuk, yağmurlu ve vurdumduymaz bir İstanbul gecesiydi... Ve gece yağan yağmur hep ürkütürdü beni. Yağmur değil yalnızlığımdı pencereleri damla damla yalayan, yıllarımı dolduran sensizlikti... Hep bir yanı yarımlık, hep senden uzaktalık, hayattaki tek 'kimse'mden yoksunluk, yani kimsesizlikti. Bir kavuşma mucizesine inanma yolunda harcanmış bir hayatın ansızın sonuna gelme, ve o mucizeyi yaşayamadan bir başına ölme korkusuydu yağmur… 
Yine yağmur yağıyor, yine gece... Yine İstanbul... Ve sen kollarımın arasından sıyrılıp kalkıyorsun yataktan. Nereye gidiyorsun sevgilim? 
Sadece sana sarılarak uyuduğumda nefes alabiliyordum. Beni kollarına aldığında, yüzümü masumiyetinin yurduna, o kimsesiz boynuna dayadığımda, kokunu kalbimle soluduğumda... Uykun benim cennetimdi. Çünkü cennet sadece ikimizin olabildiği yerdi benim için. Ne sana aşık kadınlar, ne sevdiklerin, ne geçmişin, ne yarının...Uykunda sadece ikimiz vardık. Aşkıma dar gelen sevgi sözcüklerine ihtiyacım yoktu orada. Sana sevgimi anlatmaya, ispat etmeye ihtiyacım yoktu artık. Aşkımızın kokusuydu sana beni anlatan, sana seni anlatan.... Beni gerçekliğin o soğuk, o köpüklü dalgalarıyla yutan ve alıp alıp senden ötelere savuran hayatın dışındaki tek kaçış tünelimdi uykun. 
Önce kolunu çekerdin başımın altından, sonra sırtını dönerdin. Usulca sarılırdım sana arkandan, seninle ya da sensiz geçen yılların hasretiyle... Ardından yavaş yavaş kollarımın arasından sıyrılırdın...Yıllardır taşımaktan yorulmadığım hasretin, tenimden tenime akan o ateş, ağır gelirdi bedenine... Uyuyamıyorum, nefes alamıyorum, lütfen sarılma, derdin... Yatağın bir ucuna sığınmış bedeninden kovulmak, hayatından kovulmak gibiydi benim için. Sığındığım, soluk aldığım tek cennetten kovulmak gibiydi. Beni uykunda terk etmen, gerçek hayatta terk edişinden bile ağır gelirdi. Yanıbaşındaki sensizlik, o rutubetli evimdeki, o baştan ayağa sen olan evimdeki unutulmuşluğumdan çok daha ağır gelirdi. 
Seni kaybetme korkusu öyle işlemişti ki hücrelerime...Yataktan doğrulduğun anda bu korkuyla açılırdı gözlerim. Bilinçaltım konuşurdu benim yerime... Su içmek ya da tuvalete gitmek için kalktığın asla aklıma gelmezdi. Gittiğini düşünürdüm yalnızca... O saatte kendi evini terk edip, nereye gidebileceğini sorgulamadan, sadece beni o sonsuz hiçlikte, o en masum rüyada, cennetimizde, uykumuzda bir başına bırakıp, kaybolacağından korkardım. Bana hep aynı soruyu sorduran bu yüzyıllık korkuydu işte: Nereye gidiyorsun sevgilim? 
Beni yeniden hayatın içinde, gerçeklerin ortasında bir başına mı bırakıyorsun? Beni yeniden unutuluş sürgünlerine mi gönderiyorsun? Nereye gidiyorsun sevgilim? 
Oysa seni uyutmayan içindeki o yangınlı hesaplaşmaydı. Gece iner, aşıklar, yüzler, bedenler, anılar kaybolurdu; sadece ikimiz kalırdık. Ve sen uykunda sevgimle hesaplaşmaya dalardın. Cennette cehennemi hatırlardın. 
Dönüp geriye bakıyorum da, sanki yıllar değil yüzyıllar geçmiş aramızdan... Aramızdan ayrılıklar, ihanetler, kayboluşlar, vazgeçişler, yeniden bulmalar, korkular, yalnızlıklar, savrulmalar geçmiş. Ve bu ilişki ne çok biçim değiştirmiş... 
Seni yollarca, şehirlerce uzağından sevdim. Seni kelimelerce, şiirlerce yakınından sevdim. Seni dünya üzerinde sanki ilk kez benim için kalemi eline alıp da yazdığın mektuplarca sevdim. Seni umutsuzca, beklentisizce, hayallerce sevdim uzağından. Hayatımı öyle olduğu gibi bıraktım. Şehrine geldim, ama kalbine giremeden sevdim. Neydik biz o yıllarda hiç düşündün mü? Neydik birbirimiz için sevgili? 
Geldim. Bana destek olacak, sırtımı vereceğim bir aşkın yoktu arkamda. Kendime yeni bir hayat kuracağım yalanını, kendim dahil, sen dahil herkese söyledim. Oysa tek istediğim seninle birlikte bir hayattı. Öyle cesaretsizdim ki karşında ve öyle açık sözlüydün ki bana karşı, ancak iddiasız bir sığınmacı olabildim hayatında. Hayatına iltica etmek isteyen bir yürek sürgünü... Bir aşk meczubu sadece... 
Dürüstlük kimi zaman yalanlardan çok daha acımasızmış, sevgili... Gerçeğin buzdan ülkesinde yapayalnız kalan yürek, hayatta kalabilmek için yalanları bile özleyebilirmiş kimi zaman... Bana aksini ispat etmek için elinden geleni yaptığın o yıllarda, buzlar ülkesinde biraz olsun ısınabilmek için, aslında beni sevdiğin yalanına inandırmıştım ben de kendimi... 
Aşkıma kapalı bir kapının önüne bırakılmış yaralı bir kuş gibiydim. İnanacak, bir ibadet gibi yaşayacak tek şeyimdi senin aşkın. Karşılıksız, güvensiz, sessizce yaşanan bir aşk... Nasıl da hoyrattın bana karşı... Kalbinde değil miydim gerçekten? Neydik biz söylesene? O yıllarda senin neyindim ben sevgili? Can yoldaşın mı? Yol arkadaşın mı? Dostun mu? Sevgilin mi? .. 
Sonra bir gün geldi ve unutuldum. Ve bu sorular birer birer bıçak gibi saplandı yüreğime ve yüreğimde yanıtlarını buldu. Unutuluş hepsinin acımasız cevabı oldu. Sonrası dipsiz bir karanlık... Sonrası çaresiz bir çıldırış... 
Hayata karışmamak için tek kalkanım, tek sığınağımdı aşkın. Tek silahımı yitirdim ve hayata teslim oldum. Aldı beni savurdu başka bedenlere, parçası olamadığım o kırık dökük öykülere... 
Kırgınlık kimlik değiştirdi ve vazgeçiş oldu benim için. Unutmanın en ağırı unutamadan unutmaktır. Seni sonsuza kadar kaybetmek kimlik değiştirdi ve unutmak oldu benim için. Seni unuttuğum yalanıyla hayatı kandırmaya çalışınca hayat hiç olmadığı kadar acımasız tokatlar indirdi yüzüme... Sonrası dipsiz karanlık... Sonrası hatırlamaya bile dayanamadığım düş yıkımları... Sonrası kesif, karanlık ve rutubetli bir kuyu... Koskoca bir boşluk... Sonrası 'yalnızlık' kelimesine sığmayacak kadar derin bir yalnızlık... 
Kaç zaman sonra bilmiyorum, bir gün geldi ve beni yeniden hatırladın. Yokluğumda kendine kurduğun hayat, beni yasak bir ilişki haline getirdi bu kez de... Ve bu ilişki bir kez daha kimlik değiştirdi. Seni, bir başkasıyla birleştirdiğin hayatına uzaktan bakarak, kalbimi kıskançlığın lanetli hırsına teslim ederek, kısıtlı zamanlarda, gizli saklı buluşmalarda, o doyumsuz kaçamaklarda sevmeyi de öğrendim... Hasretinin o tarifsiz kokusu burnumu sızlatırken yapayalnız uyumayı da öğrendim. Yağmurlu İstanbul gecelerinde o baştan ayağa sen olan evimde kaderimle kıyasıya yaşamayı da öğrendim, sevgili... 
O zamansız unutuluşun ardından yeniden hatırlanmanın sevinci, seni paylaşmaya boyun eğmenin ve hep gizliliğin gölgesinde kalacak olmanın acısına büründü. Uykunda soluğunun bir başka soluğa karıştığını bilerek geçirdiğim sayısız gecelerde, gururumu parça parça bölüp aşkıma kurban verdim. O tarifsiz ağrıyı uyuşturmak için ruhumdan, kimliğimden, kadınlık onurumdan vazgeçtim. Her şeye rağmen direnebilmek için kendimden vazgeçtim. Geriye dönüş kapılarını sonsuza kadar kapatmış oldum böylece. Ruhumdan kendimi kovup, tüm hücrelerime sadece aşkını yerleştirdim. İşte o andan itibaren, sensizlik artık bensizlik oldu sevgili... 
Nasıl da telaşlı, nasıl da soluk soluğa yaşardık o kaçamak anları... Aşkımızın en karanlık, en gerçek, ama en yoğun anlarıymış onlar... Sensiz geçen gecelerde yüreğimde biriken kıskançlığın, öfkenin, kırgınlığın ve hasretin hummalı karanlığı, sana kavuştuğum anlarda sevinçten çıldırmanın eşiğinde tarifsiz bir hazza dönüşürdü... Nasıl da ateşliydi sevişmelerimiz... Sana yeniden dokunmak, sanki bulutlara öpücükler kondurmak gibiydi... Huzurla huzursuzluk, hasret ve kavuşma, aşk ve öfke, merhamet ve acımasızlık, kırgınlık ve bağışlama her şey ama her şey sevgimizin taşkın sularında birbirine karışırdı. İki kalbin bir ömre sığdırabileceği tüm duyguları biz o kısacık anlarda soluk soluğa yaşardık... 
Sonra hayatını değiştirdin. Yeniden özgürlüğüne kavuştun. Ve bu ilişki bir kez daha biçim değiştirdi. Yıllardır bir savruluş halinde aramızdan akıp giden aşkımız, nihayet dingin, doygun ve emin bir sığınak bulmuştu kendine. O savruk yıllar bile koparamamıştı ya bizi birbirimizden, artık hiçbir şey bu aşkı yıkamazdı. İhanetlerin, unutuluşun, hayatın sınavından geçmişti aşkımız. Tam da birbirimizi hayattan çok uzakta, dokunulmaz bir boyutta sevdiğimize inanmaya başlamışken, dudaklarından dökülen o lanetli cümle korkularımı yeniden uyandırdı, geçmişi zamandan koparıp aramıza soktu yeniden: 'Varlığın artık bana acı vermiyor...' 
Ah sevgilim, ayrılık trenini çoktan kaçırmadık mı biz? Bulup bulup kaybetme oyunlarını çoktan tüketmedik mi? O dünyevi aşk oyunlarından, kıskandırmalardan, kaçamaklardan çoktan vazgeçmedik mi? Birbirimizi en ağır ihanetlerde sınamadık mı? Anlamadın mı artık, varlığım sana acı vermek için değil... Sadece seni sevmek için yaşadım ben! 
Senin için bir ilişkide girilebilecek bütün kimliklere bürünmedim mi? Önce aşkla değil kalbinin boşluğuyla tutunduğun bir can yoldaşıydım... Yüreğin bir başkasına kapılarını açtığında hayatından dışlanıp unuttuğun oldum sonra... Başka hayatlarda, başka ilişkilerde seni unutmaya çalışırken, belki de aslında sadece seni ararken kıskançlıktan deliye döndüğün oldum... Kalbime geri dönmek istediğinde gururumun gemilerini yakıp, metresin oldum... Vicdanın oldum senin... Merhametin oldum... Pişmanlığın oldum... Hazzın en sıradışı boyutlarını seninle paylaşan fahişen oldum... Arkadaşın oldum... Kardeşin oldum... Sevgilin oldum... Söylesene kaç kez biçim değiştirdi bu ilişki? Kaç kez kimlik değiştirdim seni sevebilmek için... 
Anlamadın mı artık, varlığım sana acı vermek için değil. Sadece seni sevebilmek için yaşadım ben... Hala seninle geçireceğim anların telaşıyla tüketir gibi yaşıyorum sensiz geçen günlerimi. Yıllar geçti, hala seni görecek olmanın kalp çarpıntılarıyla, yalnız senin için giyiniyorum en güzel giysilerimi. Sen güzel bulasın diye geçiyorum aynaların karşısına. 
Seninle geçen zaman bir daha tekrarı olmayan, doğaçlama bir melodi gibi benim için... Sanki birlikte yazılmış kaderimizin sayılı dakikalarından an çalıyorum. Öylece karşında oturup seni seyretmeyi, sana yemek hazırlamayı, seninle sohbet etmeyi, dostlarını ağırlamayı, seninle birlikte uyumayı, yani paylaştığımız ne varsa hepsini bir daha asla okuyamayacağım bir şiiri kelime kelime içime sindirir gibi, soluk soluğa hissederek yaşıyorum... Öyle birikmişsin ki içimde... Seni yaşamakla tüketmem, seni sıradanlaştırmam mümkün değil. İçime çektikçe çoğalıyorsun... 
Şimdi varlığım her geçen dakika daha da daralan gizli bir çember örüyor etrafına. Her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor, biraz daha kanıksıyorsun beni... O peşini bırakmayan yaralı geçmişin aramıza korku duvarları örüyor. Hayatını tüm kalbimle kucakladığımı hissettiğim anda ansızın yüzünde beliren o eski kaygıların alıp seni benden çok uzaklara, derinlere, yalnızlık kuyularına sürüklüyor. Yeni isimler, yeni aşk öyküleri, başka yüzler, başka bedenlerle kaçış planları yapıyorsun kendine... Gece ansızın seni uyandıran, kolunu başımın altından çeken, seni yatağın ucuna kadar götüren, uykunu bölüp ayağa kaldıran ve bana hep o aynı soruyu sorduran bu korkular değil mi...: 'Sevgilim nereye gidiyorsun? ' 
Sevgilim nereye gidiyorsun? Orada ne var? Benliğini kıstırdığın duvarların arkasında soğuk, uçsuz bucaksız bir yalnızlıktan başka ne var? Neden kaçıyorsun? Neden bu aşkı sonsuzluğa, özgürlüğe, daha önce hiç yaşamadığın sınırsızlığa bir kapı olarak görmüyorsun? Ben senden gitme ihtimalini hiçbir zaman çalmaya yeltenmedim ki... Sevgim seni tüketmek değil, çoğaltmak içindi... Sevgim dünyanın yaşanılası bir yer olduğuna inanman, inanmamız içindi... Yüreğimizin çok derinlerinde yaşayan o iki masum çocuğun soluk alabilmesi için bir gökyüzüydü sevgim... Ben senin kanatlarını hiçbir zaman çalmadım ki... 
Öyle çok reddedildim ki, öyle çok unutuldum ki senin tarafından, sensiz kalmak yüreğimi ezen tek korku artık. Öyle ki hayatım yalnız bir korku halinde ayakta duruyor şimdi... Korkumu gerçeğe büründürdüğün anda yıkılıp gideceğim. Her şeyi tükettim. Hayata tutunmak adına ne varsa her şeyi yaktım seni sevebilmek için... Tüm sabrımı, kendime ve insanlara güvenimi, sevginin hayatın tek harcı olduğuna olan inancımı... Artık senden başkasına verecek enerjim, sevgim ve hayatla hesaplaşacak bir benliğim kalmadı. Geriye dönüp sığınacak bir kendim kalmadı... 
Şimdi bana varlığımın sana acı vermediğini söylüyorsun. Gitmemi istiyorsun, sonra yeniden gelmemi... Ve sonra yeniden gitmemi... Beni sensizliğin o dipsiz çukuruna önce sarkıtıp, sonra yeniden gün ışığına çıkarıyorsun. Sevgimi, yokluğumu hissettiğin yerde bulmak istiyorsun. Aşkımın benliğini ve hayatını ele geçirmesinden duyduğun o sebepsiz korkuyu yenmek için, bana seninleyken tekrarı olmayan bir şiiri hatırlatan zamanın, sana benimleyken gösterdiği monoton ve tüketici yüzünü yok etmek için oynadığın bir oyun bu belki de... Beni deliliğin sürgünlerine yollayıp, sonra yeniden kalbine çağırıyorsun. 
Korkuyu beklemenin telaşı korkunun kendisinden çok daha ürkütücü biliyor musun? İşte bu yüzden sensizliğin karanlık kuyusuna kendi ellerimle bırakıyorum kaderimi. Korkuyu beklemekten vazgeçiyorum, ama asla seni sevmekten değil, sevgili... Sana veda etmeden kayboluşa karışmam da aslında sadece bunun için... 
Madem varlığım acı vermiyor sana, madem ki ancak yokluğumda sevgimi hissedebiliyorsun, öyleyse yokluğumla kal sevgili... Madem ki yokluğumla daha mutlusun, o halde yokluk benim bu aşk için büründüğüm son kimlik olsun...

Cezmi Ersöz

Monday, January 7, 2013

KEDİNİN SAVAŞ SANATLARI MECLİSİ



TASİEN DESHİMARU
İki yüz yıl önce Meiji restorasyonundan önce Japonya’da Shoken adında, evi dev bir farenin barınağı olmuş bir Kendo ustası vardı. Bu farklı bir kedi-fare hikâyesidir ve adı “Kedinin Savaş Sanatları Meclisi”dir.
Her gece fare eve geliyor ve Shoken’i uyutmuyordu. Bu yüzden samuray gündüz uyumak zorunda kalıyordu. Kedi eğiticisi olan bir arkadaşından yardım istedi; “Bana en iyi kedini ödünç ver,” dedi.
Arkadaşı ona bir sokak kedisi verdi. Bu kedi olağanüstü hızlıydı, mükemmel kasları vardı, pençeleri iri ve güçlüydü; yani tam bir fare avcısıydı. Ama Shoken’in evinde farenin direnci ve öfkesiyle karşılaştığında kuyruğunu kıstırıp kaçmaktan başka bir şey yapamadı. Bu kesinlikle farenin özel olduğunu gösteriyordu.
Bunun üzerine Shoken ikinci bir kedi aldı. Bu kedi gösterişliydi, muhteşem bir chi’ye sahip, saldırgan bir hayvandı. Bu kedi kaçmadı ve fareyle müthiş bir kavgaya girişti; ama fare yine üstün geldi ve kedi yine hızla kaçmak zorunda kaldı.
Üçüncü kedi, sinsi davranarak fareye tuzak kurdu-bu siyah beyaz bir kediydi- ama o da öncekiler gibi başarılı olamadı.
Shoken vazgeçmeyerek bir kedi daha aldı. Bu siyah, yaşlı bir kediydi ama aptal değildi. Ancak öncekiler gibi üstün bir gücü yoktu. Odaya girdi. Fare bir süre ona baktı, sonra ileri doğru hareket etti. Siyah kedi hiçbir tepki vermeden son derece sakin ve ağırbaşlı bir tavırla olduğu yerde oturdu. Hiç hareket etmiyordu. Fare küçük bir şüpheye kapıldı. Yavaş yavaş yaklaştı, biraz korkuyordu. Kedi aniden harekete geçerek onu ensesinden yakalayıp öldürdü ve bir kenara fırlattı.
Shoken arkadaşına giderek şöyle dedi: “Bu fareyi tahta kılıcımla defalarca izledim, ama her seferinde ben onu yaralayacağım yerde o beni tırmalayıp kaçtı. Siyah kedi onu öldürmeyi nasıl başardı?”
Arkadaşı şöyle yanıt verdi: “Yapmamız gereken kedileri meclise çağırıp onlara sormak. Bir Kendo ustası olduğuna göre, soruları sen sor; savaş sanatlarını kesinlikle anladıklarından eminim.”
Bunun üzerine kediler toplandı ve toplantının yöneticiliğini en yaşlıları olan siyah kedi üstlendi. Sokak kedisi ortaya çıktı ve şöyle dedi: “Ben güçlü ve hızlıyım.”
Siyah kedi sordu: “Peki o zaman neden kazanamadın?”
Sokak kedisi cevap verdi: “Gerçekten de, çok güçlüyüm; fareleri öldürmek için yüzlerce yöntem bilirim. Pençelerim iri, kaslarım esnektir. Ama o sıradan bir fare değildi.”
Siyah kedi: “O halde tekniklerin ve gücün o tür farelerle başa çıkmaya yetmiyor. Belki güçlü kaslara ve wasa’ya sahipsin ama yetenek tek başına bir şey ifade etmez. Asla!”
Bu kez gösterişli kedi söz aldı: “Ben çok daha güçlüyüm; sürekli olarak chi’mi geliştiriyorum ve düzenli olarak zazen sayesinde nefes tekniği çalışıyorum. Sürekli olarak sebze ve pirinç çorbası yiyorum, bu kadar enerjiye sahip olmamın nedeni bu. Ama ben de o fareyi yenemedim. Neden?”
Siyah kedi cevap verdi: Enerjin gerçekten de çok fazla ama o fare senin enerjinin çok ötesindeydi; sen ondan zayıf kaldın. Sahip olduğun chi ile gurur duyarsan, bu senin zayıf noktan haline gelir. Chi sadece anlık bir olaydır ve o geçtiğinde geriye sadece öfkeli bir kedi kalır. Senin sahip olduğun chi musluktan akan su gibi düşünülebilir; ama o fareninki pınar gibiydi ve bu yüzden senden güçlüydü. Güçlü bir chi’ye sahip olsan bile, aslında o zayıf, çünkü kendine aşırı güveniyorsun.”
Ardından siyah beyaz kedi söz aldı. Öncekiler kadar güçlü değildi ama zekiydi. Bütün zamanını zazen çalışarak geçirmiş, teknikleri öğrenmiş ve satori’ye ulaşmıştı. Mushotoku’dan ise yoksundu ve o da sonunda canını kurtarmak için kaçmak zorunda kalmıştı.
Siyah kedi ona şöyle dedi: “Olağanüstü zekisin ve güçlüsün de. Ama bir hedefin vardı ve farenin içgüdüsü seninkinden etkiliydi. Sen daha odaya girdiğin anda senin tutumunu ve zihinsel durumunu anladı ve sana kazanma fırsatı tanımadı. Gücün, tekniğin ve aktif bilincin arasındaki dengeyi kuramadın; birleşip bir bütün haline gelmek yerine hepsi birbirinden kopuk kaldı. Öte yandan ben, hepsini bir anda, doğal, bilinçsiz ve kendiliğinden bir biçimde kullandım, bu şekilde onu öldürebildim. Zazen’de duruşun, nefesin, bilincin ve tekniğin ötesine geçersiniz.”
 UYUMSUZLAR FRAKSİYONU