Thursday, May 9, 2013

Dülger Balığının Ölümü



Bu hikaye Sait Faik Abasıyanık‘ın en meşhur hikayelerinden biridir. İnsanın yüzünde hüzünlü bir ifade bırakan bir öyküdür.

Dülger Balığının Ölümü:

Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pullan ka­dın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılma­ya değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?
Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ve şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür öl­mez, öyle ki büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları. Benim, size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle parıltılı, yanar döner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Ha­fifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Su­dan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz.
Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim?
Rum balıkçıların hrisopsaros -Hristos balığı- dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel, Akdeniz’de dehşet saçarmış. Bir Fenikeli denize düş­meye görsün! Devirdiği Kartacah çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; koparır, atar; çeker, parçalarmış. Akdeniz’in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, beladan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balı­ğının adından bembeyaz kesilirmiş.

Isa, günlerden bir gün, deniz kenarında gezinirken san­dallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balıkçılar görmüş. “Ne oluyorsunuz?” diye sormuş Balıkçılar: “Aman!” demiş. “El aman! El aman bu canavardan! Sandalımızı kırdı, arka­daşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü, balık tutamaz ol­duk, açlıktan kırılırız.”
Isa, yalın ayak, başı kabak, dülger balıklarının yüzlercesi-nin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin başparmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söyle­miş…
O gün bugündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli; fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Bir­çok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, testereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı.
Bütün bu alet ü edavatın dört yanını, şeffaf naylondan diyebileceğimiz işlemeli bir zar çevirmiştir. Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğu­nun biçimini alır.
Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kim bilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yam­yassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun ba­kar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ö-lünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstü­ğünün resmidir dülger balığının.
Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki; yarısı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamandı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip du­ruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir o-yundu. Bir görünmez iç rüzgârının oyunuydu. Vücutta, görü­nüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgâr rüzgâr, bu incecik zarlar­dan çıkıp gidiyordu; bir dirhem kalmamışcasına.
Hani bazı yaz günleri hiç rüzgâr yokken, deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte böyle bir cazip titremeydi bu. İnsanın içini zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı hafif­çe acıya yorulabilirdi. Ama insan, yine de bu anlama alma­maya çalışıyordu. Belki de bu, harikulade tatlı bir ölümdür. Belki de balık, hâlâ suda, derinliklerde bulunduğunu sanıyor-dur. Karnı tok, sırtı pektiı*. Akşam olmuştur. Denizin dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta dişi yumurtaları, üstte erkek to­humları sallanıyor, sallanıyor, sallanıyordu. Vücudunu bir şehvet anı sarmıştır… Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmaya, rengini atmaya, hem de beyaz kesilmeye giden bir hâl almaya başlamıştı. A-caba bana mı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? Deme­ye; dikkatli bakmaya lüzum kalmadan, yanılmadığımı an­ladım.
Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmaya, balık da gitgide, saniyeden saniyeye pek belli bir hâlde beyazlaşmaya başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.
Artık her şeyi anlamıştı. Denizlerin dibi âlemi bitmişti. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek… Ne sabahları birdenbire, yu­karılardan derinlere inen, serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ve yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, habbeler çıkarmak, yüzeye doğru fırlamak… Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarla aletlerini yakamozlara taka­rak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti:
Dülger balığının ölüm hâli uzun sürüyor. Sanki balık, su hava dediğimiz gaz suya alışmaya çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa alışması mümkündür gibime geldi.
Bu iki saat süren ölüm hâlini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.
Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gdn, bayram­lar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin ama aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yü­rekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizde böbür­lenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıra­cak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri ya­pacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz, içinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp ata­cak. Acı acı sırıtarak İsa’nın tuttuğu belinin ortasındaki par­mak İzi yerlerini, mahmuzlan, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar hâlini bulacak.
Bir kere suyumuza alışmaya görsün. Onu canavar hâline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.

Sunday, April 21, 2013

PLÂJDAKİ AYNA


Said Faik
Sonradan deli olduğuna karar verilen bir adam plâjın aynasını kırdı. Bu, insanı yemyeşil gösteren, altının sırı dökülmüş, camlaşmış aynanın, insanları çirkin göstermesine içerledi, diye tefsir ettiler. Hayır ondan değil, evvelce aynacı imiş. İtalya’dan ayna ithal edermiş, sonra iflâs etmiş, az buçuk oynatmış, ayna görünce kırmamazlık edemezmiş diye uydurdular. İşin aslını bir ben biliyorum, bir de ayna.
O halde aynayı kıran da sensin diyeceksiniz, bize numara yapıyorsun. Pek âlâ! Aynayı kıran benim. Deli olduğuma karar verildi. Ama zararsızmışım, pek zararsızmışım. Öcümü aynalardan alırmışım. Bunlar doğru değil! Doğrusu şu:
Aynayı kırmamın hiç bir sebebi yoktur. Sebepsiz yere kırdım. Canım sıkıldı, eğlenmek için kırdım bile diyemem. Güzel insanları çirkin gösteriyormuş; ne münasebet efendim. Güzel insanları çirkin gösteren ayna onların derununu tefriş eder. Böyle aynayı plâjlara asamazlar. Yoksa aynada insanların çirkin taraflarını mı görmeğe başladın da... Hani nasıl yazılar aynada ters çıkarsa insanların da tersleri mi gözüküyordu sana, derseniz ben de size felsefeden hiç hoşlanmadığımı, hele böyle dâhiyanesinden iğrendiğimi arzederim.
Hayır ayna, aynaydı. Böyle haltlar karıştırmazdı. Hangi enayi, onu hangi zamanda icat etmişse etmiş; saçımızı taramak, suratımızda kara var mı diye bakmak burnumuzu silerken biraz sümük kalmış mı diye göz atmak, yahut da:
·         Ulan! benim gözlerim fena değilmiş be! Hele şu ağzımın kenarına inen çizgiye bak! Vay anasını! İfade veriyor suratıma! Şu karılar da erkekten anlamıyorlar vesselâm...
Diyebilmek için işe yarar. Her nevi kendi kendine konuşmalar istediğimiz kadar ayna vesilesile uzatabiliriz. Aynaya bir genç kız baktırır. Bir erkek düşündürtür. Kendi kendine vurgunlara ayna öptürür. İhtiyarlara ölüm, tabut kefen gösterir, veremlilere korkunç ateşlerinin ışığını aynadaki gözlerinde yakalarız. Aynaya düşman kesilmek, onunla dost olmak da mümkün. İnsan isterse pek âlâ bir aynayı kırma sebebini felsefeye edebiyata, ruhiyata, tıbba, sinire yükleyebilir. Benim plâjdaki aynayı kırmamın sebebi ise kat’iyen yoktur. Ama size günümü yazacağım. Oradan bir sebep bulmağa çalışmak pek mânasız olacak ama:
Zeytin ağacının altında bir küçük çocuk oynuyordu. Yanına yaklaştım. Yeşil zeytinleri korku ile bana uzattı.
·         Sizin mi bunlar? dedi.
·         Benim ya, dedim.
·         Ben taş atmadım, dedi, kendi kendilerine düştü bunlar.
·         Onlar ne? dedim.
·         Acı şeyler, dedi.

Açık mavi gözlerinin kırmızı kirpikleri yanıp yanıp sönüyordu.
·         Bunlar ne biliyor musun? dedim.
·         Bilmem, dedi.
·         Sen zeytin nedir bilir misin?
·         Bilirim elbette.
·         İşte bunlar zeytin.
·         Sabahleyin yediğimiz mi ?
·         Siz sabahları zeytin mi yersiniz?
·         Yeriz ya.
·         Senin baban kim, dedim.
·         Benim babam yok, dedi.

Mavi gözlerine beyazlıktan mavileşmiş bir göz kapağı altın ışıklarıyla indi. Büyük büyük dudaklarını uzata uzata:
·         Benim babam ölmüş, dedi.
·         Nerede ölmüş.
·         Muharebede?
·         Hangi muharebede?
·         İstiklâl muharebesinde.

İçimden dostum, kardeşim, canım, ruhum, evlâdım, ciğerim benim, dedim.
·         Oyna zeytinlerle ama, dedim, sakın, taş atma emi!
·         Sizin mi bu zeytinler?
·         Hayır, benim değil. Bu zeytinler kimsenin değil.
·         Eve götüreyim mi bunları?
·         Bunlar düşmüş; buruşmuş, iyi değil, kurtludur.
·         Öyleyse oynarım, dedi.
·         Oyna ama; sakın yine ısırma. Hepsi acıdır.
·         İyileri de mi acıdır?
·         İyileri de acı olur.
·         Sonra nasıl tatlılaşır?
·         Onu ben de pek iyi bilmem.
·         Kim bilir bunu peki?
·         Ne yapacaksın?
·         Sabahleyin yemek için zeytin yaparım.
·         Annen var mı senin?
·         Var tabiî.
·         Ne iş yapar?
·         Çamaşıra gidiyor.
·         Sen ne olacaksın büyüyünce?
·         Ben mi? dedi.

Gözlerini gözüme kaldırdı. İkimiz de mavi mavi baktık.
·         Ben, dedi, boyacı olacağım.
·         Ne boyacısı?
·         Kundura boyacısı.
·         Neden kundura boyacısı?
·         Ya ne olayım?
·         Doktor ol, dedim.
·         Olmam, dedi.
·         Neden ?
·         Olmam işte.
·         Neden ama?
·         Doktoru sevmem ki.
·         Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor sevilmez olur mu ?
·         Tabiî sevmem, dedi. Annem hasta oldu. Evimize geldi. Kumbaramızı kırdık. Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.
·         Ama annen iyileşti.
·         Annem iyileşti ama paramız gitti. İki gün, yemek yemedim ben.
·         Peki, dedim, öğretmen ol.
·         Ben mektebe gitmiyorum ki.
·         Neden?
·         Öğretmen beni dövüyor.
·         Neden?
·         Yaramazlık ediyorum da ondan.
·         Sen de yaramazlık yapma.
·         Ben yaramazlık ne demek bilmiyorum ki.
·         Öğretmenin yapma dediği şey, dedim.
·         Belli olmuyor ki!.. Bir gün arkadaşımın biri “Çamaşırcının piçi” dedi. Ben de döğdüm onu. Öğretmen de beni döğdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi döğmedim. Yaramazlıkmış diye. Bir kaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye döğdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem döğdüler, hem mektepten koğdular.
·         Çok fena yapmışsın.
·         Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki.
·         Ne olmak istiyorsun ya?
·         Boyacı olacağım dedim ya. Ahmet ağabeyim de boyacı.
·         Sever misin Ahmet ağabeyini?
·         Tabiî severim. Annem de sever. Bazı gece bizde kalır. Para verir bize. Aç bile kalsak o bulur bize ekmek.
·         Asıl ağabeyin değil mi?
·         Nasıl asıl ağabeyim?
·         Bayağı asıl ağabeyin, babanın oğlu değil mi o da?
·         Değil tabiî.
·         O kimin oğlu?
·         Bilmem.
·         Kaç yaşında?
·         Benden büyük.
·         Sen kaç yaşındasın?
·         Dokuz.
·         O?
·         Büyük işte.
·         Ne kadar?
·         Senin kadar var.
·         Ha şu mesele. Peki boyacı olunca nolacak?
·         Para kazanacağım.
·         Sonra?
·         Sonra rakı içeceğim.
·         Sonra?
·         Sonram yine potin boyayacağım.
·         Sonra?
·         Sonra sigara içeceğim.
·         Sonra?
·         Elinin körü!
·         Bu lâf ayıp işte. Senin kulaklarını çekerim.
·         Anneme söylersem seni.
·         Bir de selâm söyle.
Öteden baş örtülü, yüzü yuvarlak, tatarımsı bir kadın geldi.
Çocuk ona doğru koştu.
·         Anne, bak zeytin, dedi.
Kadın - At onları elinden.
Çocuk bir dakika atıp atmamak için düşündü. Bana doğru ilerledi. Zeytinleri kadının:
·         Ne yapıyorsun hınzır?
Demesine vakit kalmadan suratıma attı.
Ben güldüm:
·         Üzülme hanım, dedim, çocuktur.
Çocuk - Anne be, dedi, iki saattir beni lâfa, tutuyordu.
Kadın - Seni sevmiş de konuşuyor oğlum, öyle nobran olma.
·         Ben onu sevmedim ki... Ahmet ağabeyim gibi boyacı olacağım dedim. Bana doktor olacaksın sen diyor.
·         Bak ne güzel söylüyor.
·         O kendisi olsun doktor. Sen bana demiyor muydun? Allah kahretsin o herifleri! Gözlerini toprak doyursun! diye.
·         Öyle mi dedim? Allah muhtaç etmesin demedim mi?
·         Öyle dedin.
Kadın bana döndü:
·         Değil mi beyefendi, dedi. Allah hekime, hâkime muhtaç etmesin.
·         Doğru, etmesin dedim.
Çocuk şimdi arsızlaşmıştı. Annesinin eteklerinde idi. Düşmanca bakıyordu.
·         Anne be, dedi, ben boyacı olacağım değil mi?
Kadın - Başka ne olabilirsin ki?
Çocuk - Benim babam neciydi anne ? dedi.
Kadın - Boyacıydı.
Çocuk bana:
·         Na gördün mü ? Babam da boyacı imiş işte.
Kadına:
·         Öyle mi? dedim.
Kadın - Evet, dedi.
·         Muharebede ölmüş, hangisinde? dedim.
Kadın - Muharebede ölmedi, dedi.
Çocuk - Sen bana öyle söylemedin miydi anne?
·         Kim söylemiş sana muharebede öldü diye?
·         Ahmet ağabeyim.
·         Ahmet ağabeyinin Allah belâsını versin.
·         Ama ekmeği o getiriyor.
·         Sus artık, hadi şuradan!
Çocuk yeniden zeytinler toplamıştı. Kadın:
·         At o zehir gibi şeyleri, dedi.

Çocuk yine suratıma attı. Anası bu sefer suratına tokadı yapıştırınca hızlı hızlı viraneliğe doğru uzaklaştı. Orada yıkık bir mescit duvarının kenarından:
·         Al, herifi de götürsene mahzene, dedi.
Annesi - Utanmaz, hınzır.
Diyerek çocuğa doğru koştu. Bana da bir göz atmağı unutmadı. Büyülenmiş gibi kadını takip ettim. Kapı yerine takılmış bir çuvalın yırtığından içeriye girdik. Arkasında hamamlarda olduğu gibi bir tokmağı olan bir kapı açtık. İçerisi yıkanmamış bir sefil insan kokusu ile aptesane kokuyordu. Muşamba ile örtülü masanın üstünde iki domates, iki hıyar vardı. Kadın:
·         Rakı alalım mı? dedi.
·         İstemez, dedim.
·         Paran yok galiba?

İçimi ezen bir şehvet havasını kaçıracağımdan korkar gibi:
·         Var var, dedim, ama rakı içmek istemiyorum öğle sıcağında.

Gözlerini gözüme dikti. Eliyle cüzdan cebime vurdu. Bir iki buçukluk çıkardım. Beğenmedi. Bir ikinciyi zorla buldum.
·         Başka meteliğim yok, dedim.

Güldü. Kollarını boynuma doladı. Dizlerime oturmuştu. Küçük çocuk kulübenin kenarına yığılmış taşlardan yukarda bir deliğe sıkışmıştı. Kafasını uzatmış mavi mavi bize bakıyordu.
·         Çocuk? dedim.
Kadın - Aldırma, dedi. Alışıktır.
Belki yarım saat çocuk sabit gözlerle bize baktı. İkide bir ne zaman cebine koyduğunu hatırlamadığım yeşil zeytin tanelerini kafamıza atıyordu.
Birdenbire kafasını ellerime aldı. Bir hayvan çığlığı ile kıpkırmızı bağırmağa başladı:
Kadın ısılık gibi bir sesle:
·         Beş on para at ona sussun. Yoksa susmaz, diyordu.

Evvelâ iki çeyrek attım. Olmadı. Bir çeyrek daha attım. Sonra bir yirmi beşlik attım. Beş dakika bir sükût oldu. Sonra mahzenin içini çın çın öttüren bir zil gibi öttü. Şimendifer düdüğü sesi çıkardı. Gözleri bende idi.
·         Şimdi Ahmet ağabeyim yetişsin de görürsün sen, diyordu.
Bir yirmi beşlik daha attım.
·         Bir tane daha atmazsan...

Demeğe kalmadı, anası dizlerimden kalktı. Beni bile yere yıkacak bir tokat aşketti. Bana :
·         Ver bir yirmi beşlik daha şimdi, dedi.

Çocuğun küçük kara eli uzandı. Yirmi beşi aldı. Bize arkasını döndü. Şimdi kulakları seslerimize dikilmiş bir köpek gibi yatıyordu.
Oradan âdeta erimiş bir öğle aydınlığına çıktığım zaman şakaklarında bir zonklama vardı. Hemen plâja koştum.
Plâja temizlenmek, bir şeyden silkinmek, ferahlanmak için mi koştum. Hayır, yalnız mahzenden çıkar çıkmaz kuyudan sıcağa çıkarılmış bir testi gibi terlemiştim. En çok kafam terlemişti, parmaklarımı şakaklarımın diplerine sürdüm. Tırnaklarımın ucu tarafından emilen, yahut bana emilir gibi gelen bir ıslaklık duymuştum. Elime baksam bu ıslaklığın ter olmadığını, tepemden kan sızdığını anlayacakmış gibi oldum.
İşte o zaman tepemden kan sızdığını sanarak denize koşmuştum. Yolumun üzerinde denize girinceye kadar hiç bir şey görmediğimi sanıyordum. Halbuki serinlik vücudumu kaplar kaplamaz bir yeşil ot, bir harabe, bir çocuk, bir duman, bir tren yolu, bir köpek gördüğümü hatırladım. Sonra kadının çocuğunun gözlerini gördüm. Sırtımda idiler. Piç ne biçim bakıyordu adama.
Deniz suyu iyi geldi. İyi gelmesi de mühim bir şey değil. Yalnız şunu anladım da rahatladım ki kafamdan sızan kan değil, termiş. Öyle olsa deniz kıpkırmızı kesilirdi. İşte deniz suyunun yalnız bu faydası oldu. Yoksa hâlâ şakaklarım zonkluyordu. Hâlâ serinliğin; denizin içinde terliyordum. Hâlâ o abdesthane kokulu, serin, çok serin bir mahzen havası, gözlerini bize dikmiş mavi gözlü, elleri arpa ekmeği gibi kara ve çatlak çocuk bir duman halinde, ama; ne zaman istesem vücut haline getirebileceğim bir ruh halinde beynimle gözüm arasında bir yerde uçuyordu. Durmadan geziniyordu.
Şimdi size aynayı kırmamın sebebini buldum gibi gelir. Bana sen aynada kendini apaçık bütün vuzuhiyle, çirkinliğiyle, pisliği adiliği ile görmüşsün. İşte onun için de... Şiddetle hayır, derim. Siz gülümser aynada bütün insanlığı, bütün çirkinliği ile kendi vasıtanla sezer gibi olduğun için, insanların bütün denaetlerini,. sefaletlerini... Vallahi de hayır, billâhi de hayır
O halde sen bayağı delirmişsin, diyeceksiniz. Neden böyle söylüyorsunuz canım? Bir plâjın pis aynasını hiçbir şey düşünmeden, şuursuzca eğilip yerden bir taş alarak, hatta o taşı denizin durgun yüzünde dört beş kere sekdirmek içinmiş gibi alarak, aynayı isteyerek bile değil kazara da denemez, şöylece kırıvermek... Neden olmasın?
Herifler koştu Ben koştum. Yakalayamadılar. Neden sonra ben döndüm, plâjı apaçık gören bir ağacın altına yüzükoyun yattım. Hepsi plâj sahibinin kulübesi önüne toplanmışlardı Yarım saat geçtiği halde hâlâ benden bahsediliyordu. Daha bir saat öyle ayakta durdular, konuştular, gülüştüler, fikir beyan ettiler Sonra bir polis geldi. Mesele ona da anlatıldı. O da dinledi. O da fikrini söyler gibi idi.
Ben başka yoldan vapur iskelesine gitmek için. yolu çok uzun, kendimi çok yorgun buldum. Ağacın altında geceyi bekledim, Sarı bir ay doğdu. Gazinolardan sesler, kahkahalar, şarkılar gelmeğe başladı. O zaman elimi saçlarıma attım ki karmakarışıklar. Tarağımı çıkarıp saçlarımı taradım. Bir cigara yaktım. Dudağıma bir vals yapıştırdım. Pantolonumun cebine ellerimi soktum. Plâjın önünden ıslık çalarak, herkes gibi, mesut bir adam gibi, aynayı kıran ben değilmişim gibi geçtim.


Tuesday, April 2, 2013

Burda çiçekler açmıyor; kuşlar süzülüp uçmuyor


http://artstyleonline.com/wp-content/uploads/2007/09/orange-abstract-art.jpg
 “Olmadığım biri gibi yaşayıp, hiç yaşamamış biri gibi ölmek zor geldi. Bize ne dayatılıyorsa onu yaşamak zorunda olduğumuz bir dünya vardı. Annemin kucağını terk ettiğimde sonbahardı.
Babamın gözleriyle hiç bir zaman bakamadım kendime. Ona, ‘kadın’ olmak istediğimi söylediğimde gözlerinin içine bakamadığım gibi. Şimdi, böyle yapmasaydım ne değişirdi diyorum kendime, olacak olanı ne kadar erteleyebilirdim?
Dedemin mezarında kemikleri sızlamış. Eğer yaşasaymış, av tüfeğini alır, kendi elleriyle kalbimin tam ortasından vururmuş beni. Ayakkabılarımı ardımdan fırlatırken, bunları söylemişti babam. Kedi yavrularını bile evden atamayan adam, beni gözden çıkarmıştı çoktan.
Annem musluktan akan tazyikli suyun eşliğinde, hıçkırıklarının duyulmadığını sanarak, omuzları titreyerek ağlıyordu.
Öyle kararlı, öyle kendimden emin çıktım ki kapıdan, ardımda babamın adına sürülecek leke bırakmadım.  Babam saat 10’dan sonra seni evde görmeyeyim demişti, fazladan bir kaç dakikayı bile geçirmedim, o güne kadar evim bildiğim dört duvar arasında. Kitaplarımı, şiirlerimi yarım bırakarak çıktım evimden, on altı yaşındaydım; babam ‘10’ demişti, on yıl daha yaşlanarak çıktım o kapıdan.
Birlikte geçirdiğimiz son gündü. Bir başka gün daha olmayacak anne… Sen sütünün arsızlığına bürünmeyeceksin. Ben bir damla sütün hesabını ağır bedellerle ödemeyeceğim. İkimiz de çok yorulduk.
Beyoğlu’nda iki serseriden dayak yediğimde, çaya gittiğin misafirlikten dönmemiştin. Ağzıma dolan kanı kapımızın eşiğinde yutmuştum, yutkunmuştum, öylece çömelerek beklemiştim seni. Gelmemiştin…
İnadına ince parmaklı ‘gelin’ hayallerin vardı. Eşe dosta benden yana dertli olduğunu hatırlatıyordun. Sanki bunu bir an olsun unutuyorlarmış gibi…
Ama hiç küsmedim sana. Seni ağlarken gördüğümde yanına gelmek isteyip hep bir adım geride durdum. Çünkü sen aynı durakta karşılaştığım ve bir süreliğine yan yana oturmak zorunda kaldığım bir kadın olduğunu öğretmiştin bana. Daha fazlası olmak istemedin. Korkuyordun. Günün birinde aynı bluzû giyme ihtimalimizden.
Şimdi tüm ihtimalleri kaldırıyorum anne. Benden utandığın için hiç tanışamadığım iş arkadaşlarına, çıkamadığımız yolculuklara, tatillere iştah kabartıyorum sadece. Yalnızca bu.
Biten rujlarının hesabını bile bana kesip, attığın dayakları; yüzüme, öfkeyle çığlık çığlığa ve gelişigüzel sürdüğün rujunla geçirdiğin sinir nöbetlerini sineye çekiyorum.

Şimdi burada, sesimi duyabiliyor musun anne?

Eğer duymazsan beni bıraktıkları şu duvar dibinde nükseden astım krizinden ölmüş olacağım. Ama sırf bunun için bile dayanıyorum. Zalimlerin elinden ölmüş olmamak için. Nefes alış-verişimi duyuyor musun?
Dört kişiydiler. Saçlarımı kestiler, dudaklarımı patlattılar. Dizlerime kaynar su döktüler. Pantolonumu indirdiler ve “sen nasıl kadınsın, hani?” diye sordular.
Bir keresinde küfretmiştim. Babamla Gülhane Parkı’ndaydık. Övgü almıştım ondan. Erkek adam dediğin kızdığında yere tükürmeli ve küfür etmeliydi! O gün, bir bardak yayık ayranını ‘erkek olmamın şerefine’ ısmarlamıştı bana ve ben küfürlü dudaklarımla içmiştim. Bugün o ayranın aynısını başımdan aşağı döktüler ve bana tecavüz ettiler. Acımasızlardı. Utanmıyorlardı. Durmadan küfür ediyorlardı.

Babamın dediği gibi ‘erkek’ adamlardı!

Adını birkaç defa sayıkladım. Bir an, bir ailem olsun istedim. Ölmek istemedim. Her tecavüz sonrası ölünür mü hiç anne?
Yüzümden akan kanın ıslaklığını hissedebiliyorum. Bir duvara sol omzumla yaslanıyorum, duvar o kadar soğuk ki kımıldarsam etimi kesecek gibi geliyor.

Bu son çığlığım, duyuyor musun anne?

Bir başbakan kalkacak, yarın sabah kahvaltısını yapacak. Ülkesiyle ilgilenecek, ayrım yapmadığına dair yeminler edecek. Güven kazanacak. Demeçler verecek.
Sen en iyisi yarın gazete okuma anne. Kim bilir belki, hani olur ya, bir duvarın önünde bana rastlarsın.

Her vakit ölünür mü hiç anne?”**

Öyle bir başbakan ki cinsel yönelimi çok önemsiyor. Yabancı bir ülkede ‘göçmen’ olarak yaşayan ve daha beş aylıkken şiddet gördüğü için ailesinden alınarak ‘koruyucu’ aileye verilen çocuğumuzun izinde hepimize bir ‘ahlak’ dersi veriyor.
Çocuğun şiddet görmesi sorun değil. Sorun çocuğun artık güvenli, sevgi ve saygı gördüğü bir ortamda büyüyor olmaması da değil. Sorun çocuğun müslüman olmayan, eşcinsel bir aileye verilmiş olması.
Çünkü ‘emaneti’ genel ahlak kurallarına uygun, sağlam ellere teslim etmek istiyor. Sağlam eller de ancak müslümanlarda mümkün olan bir şey. ‘Ahlaklı olmak’ gibi bir meziyeti Tanrı bir tek onlara bahşetmiş.
“Altı aylık çocuk böyle bir tercih yapamaz” diyor koruyucu aileyi kastederek. Altı aylık çocuk etnik kimliğini ve dinini seçebilirmiş gibi.
Ülkesinde her gün onlarca kadının, eşcinselin, çocuğun, sırf kadın oldukları, eşcinsel oldukları, savunmasız küçük çocuklar oldukları için şiddet görmesi, istismar edilmesi, öldürülmesi ciddi bir sorun değil. Din ve ahlak bütünlüğümüzü tehdit etmiyor zira.
On üç yaşındaki kız çocuğunun onlarca erkek tarafından cinsel istismara uğramasına ‘rızası vardı’ diyebilen yargı karşısında, söyleyecek sözü, yapacak hiç bir şeyi yok. Ama yetişkin iki insanın arasındaki gönüllülük ilişkisini ahlaki bulmuyor!
Düşük ahlak düzeyi karşısında ne yapılması gerektiğini bilen bir başbakanımız var.
Kendi muhafazakar şablonuna uymayan yaşam biçimlerini  ‘ahlaksız’ olarak sınıflandırıp, temsil ettiği coğrafyada  bu şablona uymayan tüm kurbanları pişkinlikle hasıraltı edip, unutabiliyor.
Gururlanarak ‘kurduğunu’ söylediği, başka hiç bir şeyimizin değilse bile kutsallığımızın teminatı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’mızın tek derdi çocuklarımızın sayısı. ‘Bu yapı’nın güçlü tutulması için ‘tuğla’ yetiştirmek önceliğimiz.
Bana kalsa öncelikle tek bir siyasi ve ahlaki sorumlulukları olduğunu hatırlatırdım. O da yönetmeye gönüllü oldukları toplumu içine düştüğü şiddet sarmalından uzaklaştırmak. O çok güvendikleri ‘kutsal aile’ kurumundan başlayarak…
Roşin Çiçek namus saikiyle işlenmiş nefret cinayeti kurbanlarından sadece biri. Geçen yıl, ‘eşcinsel’ olduğu için, on yedi yaşında, kurşunlanarak öldürüldü. Hem de en yakınları tarafından. 2 Nisan’da,  Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, 4. duruşması yapılacak davada  Roşin’I öldüren babası ve iki amcası için ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası isteniyor.
İki gün önce “Türkiye ’de Baba Olmak: Cinsiyet Eşitliğinde Sorumluluklar Haklar ve Çözümler” başlıklı panelde Fatma Şahin, “Aile kurumu neslin ve kültürün devamı için gerekli; bugün yaşanan birçok sorunun çözümünde güçlü aile birliğimizin bizi ne kadar koruduğunu görüyoruz,” diyordu.
Evet, gerçekten de görüyoruz.
Aynı panelde konuşan Başbakan’ın eşi Emine Erdoğan da “biliyoruz ki toplum çok değil sadece iki cinsiyetten oluşuyor…” diye başlıyor sözlerine.
‘İki cinsiyet’in dışındaki cinsel yönelimi ruhsal bir hastalık, ahlaki bir hijyen sorunu olarak gören bu ortaçağ zihniyeti, herhangi bir saikle aforoz edilen, dışlanan insanların vahşice parçalanarak yok edilmesini görmezden gelebiliyor. İktidarlarını ve kendi konforlu hayatlarını tehdit etmediği sürece, insanın insana zulmüne göz yumabiliyor.
İşte tam da bu yüzden bir insanın diğerine yapabildiklerini bilmek gerekiyor. Özellikle iktidarı temsil edenlerin, diğerlerine yapabildiklerini…
Sonradan imal edlimiş toplumsal ahlakın iki yüzlülüğü bir yana, esas kötü tarafı insanın ancak büyük bedeller ödeyerek varabildiği bir noktada ulaştığı bir gerçeği örtbas etmesi: İnsan hayatının temel çatışması ‘doğru’ ile ‘yanlış’ın çatışması değil, iktidarı elinde tutup, onu başkalarına baskı yapmak için kullananlarla, iktidarın baskısına maruz kalıp kendilerini kurtarmaya çalışanların mücadelesidir.
FEMEN lideri Shevchenko, Amina’nın “bir kadını öldürmenin onun haklarını tanımaktan daha kolay görüldüğü insanlık dışı gelenekleri ‘yıkacak’ olanları temsil ettiğini,” söylüyor ve FEMEN 4 Nisan gününü Amina ile dayanışmak için uluslararsı eylem günü ilan ediyor.
Ben ‘Amina’ kadar cesur davrananamayacağım. Ama bu, bin yılların iki yüzlü ahlak anlayışının  yıkımına el vermek için tüm kalbimle yanlarında olduğumu söylemekle yetineceğim.
Roşin Çiçek’in katilleri ihtimal ki çok az ceza alarak kurtulacaklar. Gittiği yerden kulağıma “burda çiçekler açmıyor, kuşlar süzülüp uçmuyor” diye fısıldasa da Roşin, yüreğime her düştüğünde ben Cemal Süreya’dan bir kaç dize mırıldanacağım anısına:
 
“Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,
Bir yanlışı düzeltircesine açmış;
Gelmiş ta ağzımın kenarında
Konuşur durur.

 Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,
Güverteleri uçtan uca orman;
Aldım çiçeğimi şurama bastım,
Bastım ki yalnızlığımmış.

 Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni

Keşke yalnız bunun için sevseydim seni…”


** İtalikler Kaos GL yazarlarından Emre Korlu’nun yazılarından derlenmiştir.
Sibel Yerdeniz

Saturday, March 23, 2013

LAWRENCE FERLINGHETTI


‘Gözlerim öyleydi. Her şeyi gördüler, her şeyi görmüşlerdi, hiçbir şey anlamadılar…’ – LAWRENCE FERLINGHETTI
 lawrence-2
‘Elim ona ulaşmıyordu. Elime bir şey olmuştu. Çok kirliydi. Dünya kirliydi herhalde. Tırnaklarım uzamıştı. Kök rengindeydiler. Köktüler. Birisi beni ekmişti. Toprakta büyüyordum. İlk kez ayaklarımı gördüm. Ayakkabılarımın uçlarından  tırnaklarım fırlamıştı ve dışarı doğru büyüyorlardı, ve kök rengindeydiler. Tüm bedenim büyüyordu. Yüzüme dokundum. O da büyüyordu. Başka bir yüz halini alıyordu. Seine rıhtımı boyunca, Malaquais rıhtımı boyunca rüzgar beni soluk alıp veren patlamalarla, suya kadar süpürdü. Suyun terinde yüzümü tanıyabiliyordum. Bir sürü küçük, akıcı kırışıklıkla kaplıydı, her yönde küçük çatlaklar, gözlerin köşelerinden kulaklara, ağzın köşelerinden buruna, burnun köşelerinden yanaklara, yanakların altlarından çenemin altına kadar. Alın kırışıktı, çünkü birisi çok küçük bir sabanla toprağın yüzeyini sürüyordu, ve yüzümde başka çatlaklar vardı, düzenli yarıklar, camcıyla değiş tokuş ettiğim fena halde çatlamış aynadaki gibi. Sulara geri döndü, çatlaklar yüzeydeki kırıklar, kayıyor, değişiyor, her şey hala büyüyor. Gözlerime dokundum. Ya da aslında yuvalarına. Gözler artık hiç de yerlerindeymiş gibi değildiler. Hayır, oradaydılar, sadece gözbebekleri dağılmış, gözlerin  boş görünmesine yol açıyorlardı. Yalnızca çok net oldukları için boş görünüyorlardı. Küçük köylerde belediyeye ait heykellerin gözleri gibi, yosunların yeşil cüzamı sarıyordu onları. Gözlerim öyleydi. Her şeyi gördüler, her şeyi görmüşlerdi, hiçbir şey anlamadılar. Ama artık onlarla göremiyordum. Arada bir şey vardı. Ah, gözyaşlarıydı. Gözlerim ağlıyordu, akılsız yaratıklar. Suyun sel olmuş çığlığını duydum, nehir bahar yağmurlarıyla taştı, hızla aktı ve çalkalandı. Bir köprüdeydim, bir korkuluk duvarının üzerinde, suya doğru sarkmıştım, su gözlerimden boşalıyordu, her şeyi görebilen ve hiçbir şey anlamayan gözlerim ve şimdi su yüzünden göremiyordu. Ruhumdan gelen bir vücut kokusuna sahiptim, ve su beni aşağıya deniz seviyesinin altına sürüklemek için hızla aktı. İçinde soğuk görüntüler. Su denize ulaştı, her şey suda son buldu, deniz dünyayı sele boğdu, parçalandı ve altınkayalı sahillerde çığlığını savurdu, denizin çarptığı kuleler yıkıldı, tükenen sahiller bozuldu, ve deniz girebildiği her yere hızla doldu. Her şey ufalandı ama gözlerimde tekrar hayata döndüler. Bir kök filizlendi, bir gözümün ucundan bir kök filizlenmişti. Bir karganın eğri ayağına dönüştü ama uzadı, daha çok boynuza benzedi, dokunaçları çıktı, dalları, ve bir kök halini aldı. Bir karganın üzerindeki bir kök, bir karganın büyüyen. Karganın pençesi yeni kökler halinde gelişip yüzüme, boynumdan, bedenimden aşağıya yayılan diğer karga ayakları arasında, gözümün köşesine tutundu. Bedenimin merkezinden filizlenen büyük dev bir asma vardı, göğsümden büyüyen ikiz çalılar vardı, kasığımdan filizlenen tek köklü bir ağaç. Bedenimin ortasındaki dev asma göbeğimden çıkıyordu. Göbek bağı her şeye rağmen çözülmüştü. Birisi onu çözmüştü, ve o doğum öncesindeki gibi tekrar büyüyordu. Ne yapması gerektiğini açıkça bilen birisi. Her olasılığa karşı, Birisi’ni büyük B ile söylemek daha iyiydi. Asla bilemezdiniz. Birisi o asmayı tekrar çekiyordu. Başka birisine bağlanmıştı yine. İçinde olduğum dev bir beden. Hayır, henüz içinde değilim. Beni doğuracak olan kadın hala bakireydi. Hala bana gebe kalması gerekiyordu ama sonunda doğuracaktı beni. Gündoğumu süt gibi koyulaşıyordu. Bir bedende. Süt bir bedende oluşuyor, henüz gebe kalacak hamile bir bedenin göğüslerinde. Sütten bir ırmak hızla akıyor, köprülerin altından, sonsuz, sel gibi, bir bebek gibi ağlayarak. Daha büyük, daha ayrıntılı bir şey haline geliyordum. Yüzüm, başka bir yüz olurken, daha da şişmanlaşıyordu. Bir yüzün kalıbı gibi oldu, yontucuların bir yüzü oluşturmak için kullandıkları türden. Benim için yeni bir yüz biçimlendiriliyordu, ama şu ana kadar yalnızca kalıbı vardı ortada. Yüzümde küflenme başladı, Rodin Müzesi’nin bahçelerindeki bronz heykellere musallat olan yeşil cüzam gibi. Artık küflenme yüzümün tamamını kaplamıştı, ve tamamen kaplandığında, yüzde gözenekler oluşturmaya hazır hale geleceklerdi. Yo, yüz zaten gözeneklenmiş ve çiçek bozuğu olmuş ve çillenmişti. Onu dökmeye hazır olacaklardı aslında, oluşmakta olan yeni kalıba, bir düşünce kalıbı. Yeni beyin dökülmeden önce beynin tamamı için yeniden bir kalıp oluşturulmak zorundaydı…’
 LAWRENCE FERLINGHETTI
(‘Onun’, Çeviri: OLCAY BOYNUDELİK, ALTIKIRKBEŞ Yayınları, Nisan 1997…)  

Tuesday, March 12, 2013

Dudaklarımı dikerek gömün


 A. REZAK GÜLMEZ*

Bir kaç askerin köylüyü sürüklediklerini seyretti. Boş, yıkık damı eğik titrek yıkıntısı güneş ışığı altında bükülen evin arkasına sürükledikleri köylü şimdi yerdeydi. Elleri etrafına dağınık ölüyor gibiydi. Başı yana eğik, saçları karmakarışık, ölmüş ama daha onun ayırdına varamamış bir hayvan gibi boşluğa bakıyordu.
Hava o kadar ağırdı ki, kanatlar gövdelerini taşımayı reddediyordu. Üstüne abandığı beden diz çökünce öfkesi hafifledi. Kocaman elleriyle çökmüş bedenin başını ayaklarının dibine doğru; balçık, hayvan ve insan pisliklerinin içine eğdi. Başı bastırdıkça bastırdı. Yüz balçığın içinde kalıbını aldı. O, başı bastırırken postallar bedeni eziyordu. Bedenin elleri ayakları boşluğu dövdü derken hırıltılar duyuldu ve ağız pislikle doldu. Burun kanatları kocaman açıldı. Dudaklar seyirdi; dili gırtlağına akıyor gibiydi ve yine hırıltılar duyuldu sonra bedenin hareketleri sıyrıldı. Sanki öldü. Başını bastıran eller gevşeyince bir bacağı dağınık yatıyorken diğeri durgunluğu tekmeledi. O, bacağını hissetmedi; nefes de almıyordu. Gözleri kapalıyken karanlığa ansızın uyandı. Uyandı mı? Uyanıklıktan ziyade rüyadakine benzeyen tuhaf bir sanrısal bilinç haline çekilmişti. Ama sıkışan kalbini bildi. Neden sonra nefes almadığını anladı. Dili boğazına akıyordu dehşetle yataktan doğruldu. Uyuk hali henüz yırtılmamıştı. Güçlü bir ses yalpalı vuruşlarla içini dövdü. İşittiği sesin içinden mi, dışından mı geldiğini bir an için ayırt edemedi. Rüyayla uyanıklık arası dağınıklıkta dilini kustuğunda kaç zamandır uykusunu bölen o mahut rüyayı gördüğünün ayırdına vardı.
O bir asker eskisi... Gecelerine nasıl karıştığını bilmediği bir zamandan beri hep aynı rüyayı görüyor; gündeliğin akarında onu hep bir şekilde silmeyi başarıyordu. Şimdi görev arkadaşlarıyla arada bir eskilerden konuşmak, anıları tazelemek için toplandıkları bir akşam yemeğinde, iki diken bir çekirdek halde, ağzı kulaklarında, neşesi yerlere dökülüyor asker eskisinin. Sofrayı neredeyse tümüyle kaplamış iç pilav doldurularak çevrilip kızartılmış bütün bir kuzu henüz bitti. Tatlılar bekleniyorken biri: "Ne günlerdi'' diyor. Derken uzak, sis içinde hiç bir yerdeki eski havadislerden konuşuyorlar. Biri, içerideki ve dışarıdaki düşmanlardan söz ediyor; biri, vatanın bağrında yuvarlanıp kanını emenlerden; biri şehit kanıyla sulanmış vatanın bölünmez bütünlüğünden ve vatan için nasıl can verilmesi gerektiğinden... Söz bu uzayıp arşa yükselirken, biri eski günlerden kesitlerin bir karabasan gibi gelip rüyalarının oralarına buralarına aktıklarından dem vuruyor. İnsansızlaştırılan köylerin döllediği, adını bilmediği yaratıkların doğuşunu yüzünde korkuya benzeyen bir ifadeyle anlatıyor ve yanmış bir köyün girişinde diyor, ''Vahşileşmiş bir kediyle karşılaştım. Kedinin baktığı yere baktım: Mezarından ölü kadınlar kalkıyordu, gördüm; ay ışığında inci gibi parlayan bebeklerin gözyaşlarını topluyorlardı. Biri ''Benim rüyalarım çok kalabalık'' diyor; ''Ucu başı belli olmayan korkunç bir kalabalıkla geliyorlar. En önde saçları yanmış, memeleri entarilerini parçalayarak dışarı çıkmış kadınlar yürüyor. Kadınların elleri mor, yeşil damarlı... Avuçları hep göğe açık; başları hep bana dönük... Ayakları ters dönmüş, uçları arkada, topukları ise önde. Boyunları kolları kadar incecik. Arkalarında sayısızca insan gelip karanlığa karışıyor, üstüme üstüme geliyorlar.'' Biri...
Ve asker eskisi ağzı doluyken rüyasını hatırlıyor. Hatırlamasıyla kollarını boşalması, bacaklarının titremesi bir oluyor. Boğuluyor gibi. Bağırmak, çığlık atmak istiyor ama yapamıyor. Bedeni kasılarak sarsılıyor. Bir nefes alıyor, belki bir daha... Derken fal taşı gibi açılmış gözleri, bir cesetten bile solgun halde odanın ortasında ayakta duran köylüyü buluyor karşısında. Asker eskisi titriyor, ürkmüş bakışlarını köylünün üstünde sabitliyor. Köylünün ağzından akan irin yerlerce dökülüyor, irin askerin beline doğru yavaşça ilerliyor, boğulacak. Köylü hiç kımıldamıyor. Ayakta dikiliyor. Ayakları üstüne kurulmuş bir ağaç gibi. Bakışları hala artık boğazına derin irin batmış askerin üstünde. Askerin bakışları köylünün korku, yılgı dolu gözleri takılıyor. Onlarda yüzünün aksini görüyor. Bu yuvasında fırlamış gözler ona bir ölünün katiline dair sakladığı son imgenin gözbebeklerine kazındığını hatırlatıyor. Korkum onu ele geçiriyor. Köylünün onun irisindeki görüntüsü yavaşça gözkapaklarının ardında kaybolurken sanrıdan sıyrılıyor; ama yaşattığı gerçeğe boca edilmiş başka bir sanrıya akıyor. Başını pisliğe bastırmadan önce köylünün göz çukurunun korkuyla dolmasını, orada kendini tamamlayan korkunun taşarak yanaktan süzülmesini, o yerde hiç uyanmamış dünyanın kendi hafifliğinde beklemesini ve çekilen avuçları, seğiren dudakları, korkudan yok olan gözleri ve yaşama isteğinin çoğalarak yüzünde anlamsız bekleyişini anımsıyor: çünkü bir insan... köylünün o hırıltısı şimdi onda biteviye bir uğultu, ilelebet peşini bırakmayacak bir kulak çınlaması gibi delirtici kalbini oyan, ruhunu sarsan, aklını oynatan bir etkiye yol açıyor. Sanki şimdi belleğinde bir bellek; gözlerinde bir göz daha var.
Ve, doluyken birden ağzını farkediyor. Dili bulamacın içinde kıpırtısını duruyor. Dudakları sanki ardı irin dolu bir yaranın ölmeyen dudakları... Birbirinden uzak iki yaratık gibi öylece bekliyorlar. Onun değil, ağzında başka bir ağız var, söz geçiremediği. Dudaklarını bir daha açmamak için sıkıca kapatıyor ve ağzının içindekini zorlukla yutuyor. O günden sonra asker eskisi uyanıkken ağzını açmıyor hiç. Yemiyor içmiyor; tek bir söz dahi söylemiyor, yalnızca belli aralıklarla yutkunuyor. Çevresi önce olana anlam veremiyor. Sonra bilindik bütün çarelere başvuruyorlar ne ki, ağzını açmayı, dudaklarını aralamayı reddediyor. Biçimsiz ağzının içinde rüyasına karışan  köylünün ağzını; dişlerinin dibinde ise, karanlık bir pislik çukurunun olduğunu sanıyor. Bedeni kendiyle tiksiniyor ve onun ruhsal dramı sürüyor. Günler akarken bilinci dehşet acıkmış bir insanın bildik bilinmedik bütün yemeklerini özlüyor, korkularını, tatlarını imliyor bu gözlerini döndürüyor; ama bedeni onları yadsıyor. Uyurken ağzı hep açık uyuyor; uykudayken kötü canlı yoktur. Ama o bir ağız görüyor uykulu uyanık hep: İğrenç bir sıvı geliyor kocaman açılmış yüzdeki o yanıktan içeri giriyor. Sıvı işitimsiz sağır dehlizlerden geçerek yüzünü pisliğe batırdığı, elinden kurtulurken son çığlığını öğün yaptığı o ağızın gelip kendi ağzının içine kurulduğuna artık çok emin.
Askeri hastanede yatışının üstünde günler geçiyor. Gün gün eriyor. Önce kürek kemikleri belirmeye başlıyor, derken leğen kemikleri... Yüzü o kadar çok küçülüyor ki, gür saçları başında pösteki gibi duruyor. Artık neredeyse yatağa yapışmış bedenine tiksintiyle bakıyor. Artık susuzluktan böbrekleri büzülmüş, açlıktan midesi sırtına yapışmış, sessizlikten dudakları uçuk içinde kalmış. Bu hastane odasının her bir köşesine sinmiş ölü hücre kokusunun yarattığı ruhani huzmeyi kanıksadığı epey oluyor. Havada asılı duran keşif ilaç kokusu olmazsa ölümünü daha kolay yaşayacak. Şimdi gözleri hergün bir ton solan duvarın beyazında. Odasına hemşirelerin biri giriyor biri çıkıyor. Hemşire onun koluna, muhtemelen son devirdaimlerini yaparken, yakaladığı damardan serumu vermeye çabalarken, öncekiler gibi boşuna uğraştığını biliyor.
Asker eskisi hareketsiz yatıyor. Kızı eti çekilmiş ellerini avuçları içinde tutuyor, kendi canını onunkine katıyor. Uzun uzun bakıyor, göz göze geldiği kızına ve dudakları oynuyor. Kanlı çizgiler oluşuyor yarılmış dudaklarının kıyısında. Alt ve üst dudağının sınırları iyice belirginleşiyor. Ağzını açmayalı ne çok olmuş! Başını oynatıyor. Belli ki bir söyleyeceği var. Elini tutan kızının gözlerinin içine mutlak bir ifadesizlikle bakarak: "Ölüyorum kızım'' diyor, "beni'' diyor, "Dudaklarımı dikerek gömün..." 
* Bolu F Tipi Cezaevi