Tuesday, April 29, 2014

Çernobil ve Gurbetelli Ersöz


Nadire Mater
Güncellenme : 28.04.2014 12:00

Gurbetelli Ersöz Özgür Gündem’in yayın yönetmenlerindendi, onu tutukladılar, çıktı, gazeteye döndü... Sonra sadece iki yıl dolaşabildiği dağlara gitti, günlerini defterine not düştü. Günce şimdi kitapçılarda. Gurbetelli Ersöz 32 yıl yaşadı; 8 Ekim 1997’de Güney Kürdistan’da çatışmada hayata veda etti. Gerillaydı. Dağlara gitmeden önce gazeteciydi, Özgür Gündem gazetesinin genel yayın yönetmeniydi. “Çernobil ve Halepçe benim hayatımın dönüm noktası. Bu iki olayla en çok ilgilenmesi gereken kimyacılar beni çok şaşırttı, kendime sık sık ‘ben neyim’, ‘ne yapacağım’ diye sık sık sormaya başladım.” Daha öncesinde de Çukurova Üniversitesi Kimya’da asistandı. Çernobil ve Halepçe tam da söylediği gibi, hakikaten hayatının dönüm noktası; hapishane, gazetecilik, tekrar hapishane, tekrar gazetecilik ve sonrasında dağlar...
Gurbetelli’nin bu cümleleri ben de hep kaldı. Ne zaman Halepçe ve Çernobil dense onu da düşünürüm. Hele de Çernobil’in yirmi sekizinci yıldönümü günlerinde aklıma daha sık düştü; bu kez henüz birkaç gündür kitapçı raflarında ikinci basımıyla yerini alan “Gurbet’in güncesi/ Yüreğimi dağlara Nakşettim” kitabıyla birlikte. Gurbetelli ile Özgür Gündem günlerinde tanıştık, görüştük. 9 Temmuz 1994’te o sıra temsilciliğini yaptığım Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün bülteni La Lettre’de yayımlanmak üzere bir de söyleşi yapmıştım. O sıra 29 yaşındaydı. Küçücük bir odada yönetmen koltuğu değil yönetmen sandalyesinde yıllardır gazete yönetmişçesine girip çıkan editörlerle, muhabirlerle son dakika gelen haberleri dinliyor, tartışıyor, öneriyordu; müthiş bir enerjiyle.

Hayranlıkla seyretmiştim
Gurbetelli’nin 27 Temmuz 1995 tarihini düştüğü ilk güncesi “Güneş ülkesine yolculuk” başlıklı. Güneş ülkesine adım adım derken Omar Cabezas’ın sandinistaları anlattığı Dağdan Kopan Ateş’i hatırlıyor. Besbelli ki Dağdan Kopan Ateş’teki dağa tayini çıkan gençlik liderinin ilk andaki bata çıka tırmanışlarındaki beceriksizlikleri tanıdık gelmiş ona. Son 8 Ekim 1997/ Zap-Sergele güncesinde “Ne pahasına olursa olsun bu bölüğü geçireceğim. Eğer bu güç savaşın bu tarzda gitmesine nedense, bu savaşta az da olsa bir payımın olması için geçireceğim. Başlıklardan biri de “erkekle savaşmak kadar, kadını kendimden başlatarak güzelleştireceğim”. Devamla; “Şu ana kadarki katılımlarda gözlemlediğim; kadın daha ilkeli ve tutarlı oluyor, kolay biçim alıyor, güçleniyor”, “Bir eyalet koordinesi şaka yoluyla da olsa bu gidişle 2005 yılında erkekleri koruma derneği açacağız” diyor.

Umut ve coşku dolu
Ferda Çetin’in 6 Ocak 1998 tarihli önsözüne şöyle başlamış: “Bir kadının özlemleri nelerdir? Ne yapmak ister? Nasıl yaşar? Nasıl özgürleşir? Gurbetelli Ersöz bu soruların yanıtıdır.” Sonra, 8 Ekim’e, son güne geliyor, “O gün akşama kadar birlikteydik. Ne şans!” diyor. “Gurbet’i 8 Ekim günkü haliyle; yani umut ve coşku dolu, heyecanlı ve kocaman gülümseyişleriyle ve o günkü derin sohbetleriyle hafızama kaydettim. Halen gülüyor.” Günce Rozerin Amed, Ferda Çetin, Sıraç Bilgin, Sabri Agir, Burhan Karadeniz ve A. Haydar Kaytan’ın yazılarıyla sona eriyor. Tabii ki çocukluğundan gerillaya kadar birkaç da fotoğraf var.  

Yayın yönetmeni Ersöz anlatıyor
Gurbetelli ile yaptığım söyleşi onu kaybettiğimizi duyunca eklerle 30 Kasım 1997’de Cumhuriyet Dergi’de yayımlandı. Aynen aktarıyorum. “Öyle çok işkence yaptılar ki, ya ölecek, ya da PKK’li olmayı kabul edecektim. Ben yaşamayı seçtim”, “Değişen bir şey yok; kimya gibi, laboratuvardasın, oraya preparat inceler gibi bakacaksın. Her farklı objektifle lamba preparatın başka bir özelliğini görmen gibi, haberde de, farklı objektiflerle farklı yanlar, farklı unsurlar ortaya çıkıyor ki ancak bunların bir araya gelmesiyle haberin gerçeğe en yakın resmini çekersin.”

Haber yazmayı çabuk öğrendim
İki yıllık hapisliğinden sonra, Gurbetelli üniversiteye kabul edilmeyince Özgür Gündem’in Adana bürosunda çalışmaya başlıyor.

Gazetenin kapatıldığı 15 Ocak 1993 günü İstanbul’a geliyor, 23 Nisan gününe kadar hızlı bir öğrencilik yaşıyor, yazı dizmekten haber getirmeye, önemli önemsiz demeden gazetecilikle ilgili her ayrıntıyı öğrenmeye çalışıyor. “İnsanlara gazeteyle ulaşmak daha kolay. Her zaman çok iyi bir gazete okuruydum, haber yazmayı çok çabuk öğrendim. Her yere ulaşmak, ülkende ve dünyada olan biteni herkesten önce öğrenmek çok hoş!”, “Günlük gazeteleri okumadan önce, muhabirlerin ölüm, gözaltı ya da kaybolma, el konan, dağıtılmayan gazete haberleri geliyor.”, “Bu yüzden gün avukatlarla toplantılar, telefonlarla bürolardaki gelişmeleri öğrenmek, basın açıklamaları yapmakla başlıyor; açılan ve süren davalar ve ifade vermeler... Yani, haber toplantılarına katılmak bile imkansızlaşıyor zaman zaman.”

Kadın gazetecilerin hızla çoğaldığı, ama genel yayın yönetmenlerinin erkek olduğu basında bir kadının genel yayın yönetmeni olması görmezden geliniyor. “Tabii ki, bir Kürt kadının genel yayın yönetmeni olması çok önemli, son yıllarda Kürt kadını erkekten çok daha fazla mesafe katetti. Benim bugün geldiğim yer de, kendi özel gayretimin yanı sıra bununla bağlantılı.” Gurbetelli öteki genel yayın yönetmenleriyle hiç tanışmıyor, genelkurmay başkanlarının, cumhurbaşkanlarının, başbakanların genel yayın yönetmenleri için düzenledikleri toplantılara çağrılmıyor. Değil başbakanların, bakanların onu sabahları telefonla araması, yerel muhabirlerin bildirdikleri herhangi bir haberle ilgili olarak telefon açtığında valiler ve belediye başkanlarına bile ulaşamıyor.

Muhalif basın olmanın bedelini ödedi
Söz, altı buçuk aylık tutukluluğuna geliyor. “Gazeteci değil, tam bir terörist muamelesi yapıldı, gazeteyle ilgili neredeyse hiçbir şey sormadılar,” sözleriyle işkence ve açlık greviyle geçen 14 günlük gözaltısını özetliyor. “Kaba dayak atıldı. Saçlarımdan koridorlarda, merdivenlerde sürüklediler. Söz cezaevine gelince, o anlık gerginliği gidiyor, “cezaevi rahattı tabii” diyor. “Günün koşuşturmasıyla geçen gazete günlerinden sonra bol bol okumak çok hoştu ve de düşünmek elbette.”, “Özgür Gündem aykırı bir gazete, biz sorunlara farklı bakmaya çalıştık, bu cesaret istiyor. Mükemmel demiyorum, ama farklılığı kaba da olsa yakaladık, Kürt gazetesi olarak nitelendirildik.”

“Kürt sorunu yok dendi, biz, ‘bu bir gerçeklik’ dedik, şimdi basın da ‘Kürt sorunu var diyor. MGK basına brifing veriyor. Böyle bir şey hangi ülkede olabilir? Muhabirin iyi niyeti yetmiyor. Ortaya konan ürünün neye hizmet ettiği önemli. Basın gerçeği yazsaydı, bu kadar insan ölmezdi.” İncecik gülüş, sevince dair inançla... Gerisi önemli değil... Bütün gazete çalışanlarıyla birlikte gözaltına alındığında eşlikçisi öfke değil, gazetenin çıkamayacağı korkusuydu.

Gayrettepe’ye kendisine giysi getiren Müessese Müdürü Zülküf Kışanak’a ilettiği kısacık not işte bu korkuyu anlatıyordu: “Biz çok iyiyiz. Gazetenin yayınını sürdürdüğünü öğrendik, gerisi önemli değil”. Tutuklanıp, Bayrampaşa Cezaevi’ne gönderildiğinde de aklı hâlâ gazetedeydi. Kapatma, bombalama, cinayet habercisi bölüyordu uykularını. Duruşmalarda basın özgürlüğüne dair inancını savundu hep, bir de muhalif basın olmanın bedelini ödediğini. Altı ay sonra tahliye edildiğinde koğuş arkadaşlarına, “sıcak, özverili, birikimli bir insandı” sözcüklerini, o hiç bilinmedik Azeri türküsünü, Bingöl yöresinin halk oyunu şaxo’yu, bir de hamurdan yapılan yöre yemeği “zılfet’i bırakacaktı.

Gitmek bir tercih miydi?
İkinci kapısının, gazeteciliğin de yüzüne kapanmak üzere olduğunun farkındaydı. Yasalar genel yayın yönetmenliği yapmasını engelleyecekti. Gazetenin mutfağında çalıştı bir süre. Sonra bir gün “Buralarda bir şey yapamıyorum artık” dedi. “Üretemiyorum, yaratamıyorum.” Açabileceği üçüncü kapının gitmek olduğunu düşündü ve gitti... Gitmek bir tercih miydi? Başka kapılarda başka geleceklere adım atamaz mıydı? “Ben Türk’üm, Gurbetelli ise Kürt’tü. Bu önemli bir ayrım” diye yanıtlıyor bu soruyu Yurdusev Özsökmenler. “Köyünüzün boşaltıldığını, memleketinizden koparılmak istendiğinizi, kardeşinizin, akrabalarınızın öldürüldüğünü, dilinizin konuşturulmadığını, demokratik mücadelede yer alma çabanızın boşa çıktığını gördüğünüzde ne yapardınız? Orada olmak, o koşulları yaşamak lazım belki. Bazı insanlar vardır, her şeyi şiddettir, konuşması da. Gurbetelli asla böyle değildi. Gözleri gülen, incecik, hoş bir insanın bütün denemeleri boşa çıkınca kendisiyle bir kez daha yüzleşmesiyle ortaya çıkan bir son bu...”

Diyelim ki tercihti, doğru muydu? Bu soruyu yine çalışma arkadaşları yanıtlıyor: “İnsanların öldürüldüğü, kaybedildiği bir dönemde gazetecilik yaptı. Onun için demokratik bir ortamda bir şeyler yapmanın olanağı yoktu artık. Bir gazeteci olarak yalnız başına sokağa çıkıp dolaşamıyordu. Düşüncelerini açıklasa ve bundan dolayı ceza alsa ilk davasından on yıl hapis cezası aldığı için sekiz yıl daha cezaevinde kalacaktı. Artık bu tedirginliği taşımak istemiyordu. Tercihi doğru muydu? Bunun yanıtını ona bırakmalıyız.” Eğer o gün bir muhabir, bir bayi ya da dağıtıcı öldürülmediyse akşamları hafif de olsa bir sevinç yayılıyordu toplantı masasına. Genel Yayın Yönetmeni Gurbetelli Ersöz’ün yüzündeki incecik gülüş büyüyor, büyüyordu. Tercihten söz etmek ayıp kaçıyordu böyle zamanlarda. Bütün yeldeğirmenleri terkedildiğinde o haber düştü masaya: “Gurbetelli öldürüldü.”
 

Sunday, April 20, 2014

"Ötekinin Hikâyesi: Ferit Edgü'nün İlk Dönem Öykücülüğü"

  Yusuf Turhallı

"ARADIĞIN GERÇEĞİ HİÇBİR YERDE BULAMAYACAKSIN"

Kaçkınlar | Ferit Edgü"İçimde bir şeyler akıp gidiyordu. Tam göğsümden. Bir daha.
Bütün organlarımı yitirdim, bomboş kaldım sandım. Belki
gerçekten yitirdim. Bomboşumdur artık. Böyle yaşayıp gitmek.
"
Kaçkınlar / Ferit Edgü

“Delinin duyduğu tik-tak bir başka tik-tak'tır”

Yalnızlık neler söyletebilir yazana? Çocuksanız ve etrafınızdaki kimse sizi anlamıyorsa; çocuk olduğunuz için büyükleriniz, büyük olduğunuz için yaşıtlarınız. Harflerden başka oturabileceği sandalyeler, cümlelerden başka girebileceği odalar, yazıdan başka sığınabileceği bir evi olabilir mi kişinin? Olur diyebilirsiniz. Zira bu eğretileme, sanatın bütün dallarına uygulanabilir. Yalnızlığın o derin çıkmazları... Yazmaya ilk başladığı zamanlardan itibaren kendini arayan bir yazarın metinlerinde tüm sorularınızın yanıtlarını bulamasanız da en azından bazılarını bulabilirsiniz. Keza Ferit Edgü'nün yazma serüveni de tamamıyla bu sorulara yanıt bulmak amacıyla başlar. 1997 yılında kendisiyle yapılan bir röportajında, sanata ve yazmaya neden yöneldiğiyle ilgili soruya “yalnızlık” diyerek hemen cevap verir zaten. “Yalnızlık. Yalnızlıkların en dayanılmaz olanı, çocuk yalnızlığı.”(1)
1950 Kuşağının diğer tüm yazarları gibi Ferit Edgü de yazmaya başladığı ilk dönemlerden itibaren kendi sesini bulmaya, yazdıklarını bir üsluba oturtmaya çalışır. İlk kitabı Kaçkınlar'da da bu durumun yansımasını açıkça görebiliriz. Bir ilk kitap olması açısından, yazarın belirttiği bazı eksiklikleri taşısa da, bu kendine has üslup Kaçkınlar'dan itibaren hissedilir. Öte yandan her ne kadar daha ilk kitaplarında üslup oturtmaya çalışmışsa da 1987 yılında Kaçkınlar'a yazdığı sonsözde yazmaya yeni başlamış bir yazarın üslup sahibi olmasına gerek olmadığından ve yazar olma yolunda ilk adımlarını atmış birinin her telden çalabilmesi gerektiğinden bahseder. Çünkü yazar için üslup, sonradan oturacak, zamanla belki de taşlaşacak bir şeydir.
Ferit Edgü20-22 yaş arası öykülerini içeren Kaçkınlar, toplum tarafından dışlanmış, anlaşılamamış ya da kendilerine deli gözüyle bakılan kişilerin hikâyelerini bir bakıma fantastik bir biçimde ele alır. Ayrıca kitaptaki öyküler, birbirleriyle bağlantılı oldukları için okuyan kişiden daha fazla dikkat ister. Alabildiğine şiirsel diliyle yoğun bir anlatıma sahiptir.
Kaçkınlar iki bölüme ayrılmıştır. Birinci bölümü “I. KAÇKIN” başlığı altında “Öndeyiş” adlı öyküyle ve öykünün hemen başındaki Michaux'nun “Delinin duyduğu tik-tak bir başka tik-tak'tır” sözüyle başlar. Bu öyküde bir oyuncakçının camını kırdığı için polis olabileceği düşünülen kişilerce hücreye tıkılmış bir adamın öyküsü anlatılmaktadır. Sarı bir ampulle aydınlatılmış bir odada başlayan öykü birinci tekil şahsın dilinden bir geçmişe, bir kendi zamanına dönerek bilinç akışı tekniğiyle aktarılır okuyucuya. Bu öyküdeki karakter yarı deli olarak kabul edilebilecek biridir. Zira oyuncakçının önünden geçerken geçmişte Gün adlı biriyle yaşadığı ilişkiye olan saplantısı yüzünden camı kırar; içeride, akvaryumun içinde duran bir balığı eline alır ve öldürür. Çünkü camdaki yansımada geçmişteki kendisini, Gün'ü ve yine Gün'ü tanıdığı dönemde öldürdüğü bir balığı görmüştür.

Deli olmayı göze almak

“O sarı saçlı bebek! Yattım mı onunla? Küçümencik elleri vardı. Kuş ağzı (...) Sonra balıklarımı göstermiştim. Ekmek parçaları atmıştık. Hepsi üşüşmüşlerdi. Yalnız o... Bak o yemiyor, bak. Küçümencik elleri vardı. Ellerimi suya sokup karıştırdım. Bulandı su. Onu yakaladım. Solungaçları titriyordu. (...) Sabahleyin baktım: suyun üstünde. Ölmüş.
Görmeseydim... o benim eski...
(...) Hemen de anladım ardından. Aldatamazlardı beni. Eski perçemimi, çocuk yüzümü göstererek aldatamazlardı. Burkuldum. Balık. Benim öldürdüğüm balık- gerçekten onu ben öldürmüştüm- camın gerisinde, bu tuzağın içinde, yeşil renkler içinde, öbür balıklardan ayrı, dipte, oynaşsız duruyordu.
” (Kaçkınlar, s.18)
Bu gördüklerinin ardından öldürdüğü balığı bir kez daha öldürmek için camı kırar ve balığı alır. Zaman içinde devamlı atlamalar yapılan öykü, lokantanın duvarına işediğinden bahsedilen bir adamın bu hücreye gelişiyle sürer. Öykü, camı kıran karakterin onu hücreye tıkanlar tarafından absürt bir şekilde sorgulanışının ardından karakterin kendiyle ilgili düşüncelerinin verilmesiyle biter. Burada lokantada işeyen adam önemlidir çünkü devam eden öykülerde bu adamın da hikâyesi anlatılacaktır.
Kitabın “Odada” adlı ikinci öyküsünde yine bir şekilde akıntının tersinde kalmış bir adam anlatılır. Bir sonraki öyküden anlaşılacağı üzere burada bahsi geçen karakter ilk öyküde anlatılan lokantada işeyen adamdır. Fakat bu defa adamın yaşadığı yerde bir fareyle mücadelesi anlatılır. Öykü, başlığı gibi odada başlar. Kirli, dağınık, fukara işi bir odadır bu. Odasından nadiren çıkan ben anlatıcı sürekli fareler tarafından rahatsız edilmektedir. Tıkırtılar... Fare anlatıcının kitaplarını kemirir; geceleri o uyuduktan sonra ortaya çıkarak tıkırtılarıyla uykusunun kaçmasına neden olur. Düşleriyle gerçekliği belki de bir anlamda birbirine karıştıran anlatıcı sonunda fareyi öldürmek için planlar yapar. Ama başaramaz. “Bu düşlerimi hiçbir zaman kimselere açmadım. Onlar alay ederler, böyle gülünç şeylerden anlamazlar. Buna akıllarını kullanmak diyorlar. Bana kalırsa tam tersi. Bu konuda elbet tartışmaya girecek değilim. Bunlar iki kere iki dört etmeyen gerçekler, der, güler geçerim. Benim gerçeğimdir bunlar. Önemlerini ve gerçekliklerini ben bilirim.” (Kaçkınlar, s. 27) sözleriyle düşüncelerini aktaran anlatıcı, kurduğu düşleri, kendi gerçekliğini bile insanlara anlatmaktan çekinir. Bu öyküde geçen oda ve fare metaforları, insanın bilincini ve bir şekilde bilinçliliğini aktarıyor olma ihtimalleri yüzünden önemlidir. Çünkü anlatıcının yaşadığı yer dağınıktır, kirlidir ve aynı şekilde kafası da karmakarışıktır. Delirmemek için kendine birçok şeyi yasaklamıştır; kafasındakileri dışarıdakilere göstermemek zorundadır. Tıpkı kirli bir eve misafir kabul edilemeyeceği gibi… Yine aynı şekilde öyküde geçen fare ya da fareler (çünkü anlatıcı evde tek fare olduğundan oldukça emindir) anlatıcının bir şekilde uyanık kalmasına neden olur, ya da öylece yaşayıp gitmesini engeller. İnsanın gördüklerinin ya da duyduklarının hatta belki de hissettiklerinin kendisini devamlı bilinçli tutması gibi...
“Odada” öyküsündeki anlatıcının “Dışarsı”na çıktığını “O günlerde, henüz böylesi bir hiçliğe varmamıştım. Odamda dağınık eşyalar, pis çamaşırlar yoktu. Fare tıkırtısı daha azdı.” (Kaçkınlar, s. 33) cümlelerinden anlarız. Biraz geçmişinden bahseden anlatıcı dışarı çıkar; eskiden ilişki yaşadığı bir kadınla (Aysel) karşılaşır. Biraz konuşurlar ve ardından yemeğe gitmeye karar verirler. Lokantada başlarına bir olay gelir (işeme olayı). Fakat anlatıcı, çok içmiş olduğundan hatırlamaz bu olayı. Hücrede, akvaryumun camını kıran adamla karşılaşır. Adamın adının Hasan olduğu söylenir yine burada. Öykü anlatıcının absürt sorgusuyla son bulur. Belki çevresinin kişiyi acımasız sorgulayışı... Belki dışlayan bakışlar altında lokantada çıkarıp işemek... Belki saldırgan kalabalığın içinde oyuncakçının camını kırmak... Belki de deli olmayı göze almak demek geçmişe saplanmak, fare tıkırtılarıyla yaşamak.
Kitabın ilk bölümünün son metni “Sondeyiş”, tamamen anlatıcının kafasının içinde geçer. Anlatıcı yine lokantada işeyen kişidir. Her gece daha kalabalık; her gece daha karanlık anlatıcıyı sorgulayan insanlar... Tanıdık ve tanımadıklarıyla sorgulanan anlatıcı... Bu sorgulama esnasında okuyucuya, anlatıcının bir dönem akıl hastanesine yatmış olduğu da hissettirilerek evini yaktığı bir düşle biter öykü. “Belki de böylece kurtulmak...” (Kaçkınlar, s. 48)
İkinci bölüm “II. Kaçkın” öyküsüyle başlar. Doktor olmak istediğini söyleyerek başlayan anlatıcı bunun sebebini doktor olan Fazıl Bey gelince annesinin değişmesine bağlar. Fazıl Bey gelince; evden çıkışını, dışarıda yaptıklarını, genelde kız arkadaşı Aysel ile karşılaştığından bahseder. Günlük rutinlerinden bahsederken bir anda geçmişe dönerek yaşadıklarını aktarır. Ayrıca öykünün devamında Aysel ile olan ilişkisini ailesinin onaylamadığı anlaşılır. Öyküde kitabın genelinde hâkim olan düşsellik, gerçekle tamamen karışarak neyin gerçek neyin hayal olduğu anlaşılmaz hale gelir.
İkinci bölümün, dolayısıyla da kitabın son iki metni “III. Kaçkın” ve “IV. Kaçkın” öyküleri bu bölüme kadar gelen öykülerden farklı anlatıcılar tarafından anlatılır. “III. Kaçkın”da babasının ölümünü beklemiş bir anlatıcı vardır. Babasını ölüm döşeğinde bırakıp kaçan anlatıcının eve dönmeden önce düşündükleri ve eve dönünce başına gelenler anlatılır. “IV. Kaçkın”da ise anlatıcı yine akli dengesi yerinde olmayan bir karakterdir. Öyküde, anlatıcının delirme hikâyesi ve norm'alleşmesi için hastaneye kapatılışı aktarılır. Ardından anlatıcının akıl hastanesinden çıkışıyla son bulur.
Kaçkınlar'a son bir bakış atmak gerekirse; iki metin hariç birbiriyle bağlantılı öykülerden oluşmaktadır. Kitapta dört tane Kaçkın'ın hikâyesi vardır. Bu kaçkınlar bir şekilde toplum tarafından kabul görmemiş, akli dengeleri yerinde olmayan ve yine bir şekilde normalleştirilmeye çalışılan ama bu normalleştirilmeye karşı koyan insanlardır. Yoğun, şiirsel bir dilin kullanıldığı kitapta bilinç akışı da fazlaca öne çıkar. Ayrıca bütün öyküler birinci tekil şahıs aracılığıyla aktarılır, Kaçkınlar, bir bakıma (Ferit Edgü'nün, bütün öykülerinin bir araya getirildiği son kitabı Leş ile ilgili Radikal Kitap'a verdiği röportajında da söylediği gibi) öteki olmadığı sürece olamayacak bir yazarın, öteki olmadığı sürece olamayacak bir ilk kitabıdır.(2)

Ötekileşmiş karakterler

Leş | Ferit EdgüFerit Edgü'nün ikinci kitabı Bozgun, Paris'e gittiği dönem yazdığı öyküleri içerir. Kitapta dört bölüm vardır. İlk bölüm “Bozgun” birbirini tamamlayan ve başlıkla ayrılmamış, anlatıcıları ortak, üç ayrı metinden oluşur. Boşluk saplantısı olduğunu söyleyen anlatıcı günlük yaptıklarını anlatarak geçmişte göğsünde olan bir yaradan bahseder. Metin boyunca anlatıcı, kendini ve çevresini sorgular. İkinci metinde de sorgulamalar devam eder. Anlatıcı bir şekilde bozgun'a uğramış biridir. Yaşamdan ve yaşamla ilgili her şeyden nefret ettiği “Hiçbir şey bırakılmamalı. Hiçbir şey yapmamalı. Ağaçları kesip, filizlenmesinler diye köklerine katranlar dökmeli. Çiçekleri kedilere yedirmeli. Çocukları öldürmeli.” (Leş / Toplu Öyküler, s. 488) sözlerinden anlaşılabilir. Ayrıca anlatıcının göğsündeki yara halen kendisine acı çektirmektedir. Üçüncü metin anlatıcının, evinin merdivenlerinde uyanmasıyla başlar. Aradığı bir sözcükten bahseden anlatıcı, günlük şeklinde tutulmuş notlarına göz atar bir ara. Metnin devamında, anlatıcının bir şeylere başlaması mı yoksa bir şeyleri bitirmesi mi gerektiğini sorgularken öykü biter. Kitabın ikinci bölümü “Leş” sekiz kısa öyküden oluşur. Bu öyküler yazarın daha sonra ortaya koyacağı minimal öykülerin habercisidir belki. Genel olarak o dönem metinlerinde kullandığı uzun betimlemeler ve bilinç akışı, burada daha az yer tutar. Ama Kaçkınlar'daki düşsellik burada da devam etmektedir. Üçüncü bölüm “Bir Cinayetin İki Öyküsü”nde, başlığı gibi bir cinayetin iki öyküsü iki ayrı anlatıcı tarafından verilir. Birinci öykü, öldürülmüş birinin cesedinin bulunduğu yeri aktarmasıyla başlar. Cesedin etrafına polisler gelir; az ileride katil durmaktadır. Orada katili ayaküstü sorgularlar. Ardından ceset morga götürülür ve otopsi yapılır. Bundan sonra anlatıcı “O” ara başlığıyla bu olayların başına nasıl geldiğini anlatır. İkinci öyküdeyse anlatıcı katildir. Cinayeti işleyene kadar başına gelenleri, neler yaşadığını anlatır. Katil daha önce de birilerini öldürmüştür ve öldürdüğü kişilerin gözleri aklından hiç çıkmaz. Öykü, anlatıcının cinayeti nasıl işlediğini anlatmasıyla son bulur. Dördüncü bölüm “Dönüş”, anlatıcının bir yarın kenarına gelmesiyle başlar. Yaptıklarını devamlı sorgulayan bir anlatıcı vardır karşımızda. Aşağıda deniz kıyılara vurmaktadır ve kendinden olmayan her şeyi sahile bırakmaktadır. İnsan parçaları, deniz kabukları, batmış denizaltılar… Öykü, anlatıcının, “Sıçradım boşluğa.” cümlesiyle son bulur.
Bozgun'daki metinler de Kaçkınlar'daki gibi ötekileşmiş karakterler içerir. Anlatıcılar devamlı bir sorgulayış içindedirler. Ve devamlı yalnızdırlar. Birileriyle beraber bile olsalar yalnızdırlar. Ve bunun farkındadırlar. Ancak bu metinlerde Kaçkınlar'dan farklı olarak bir kabulleniş de söz konusudur. Kaçkınlar'da bir şeyleri değiştirme umutları olan anlatıcılar yerlerini kısmen yenik anlatıcılara bırakırlar ama düşsellik devam eder.

“Seslerin, beyaz gömlekli adamların, kadınların, ilaç kokularının içinde”

Av | Ferit EdgüYazarın üçüncü kitabı Av, 1953-1967 yılları arasında yazdığı öykülerden yaptığı bir seçkidir. Kaçkınlar gibi “Birinci Bölüm” ve “İkinci Bölüm” olarak ayırmak yerine “Karanlıkta” ve “Av” isimli iki bölüme ayırır. Kitabın ilk bölümündeki öykülerle ikinci bölümdekiler arasında anlatım biçimi açısından büyük farklılıklar vardır. Kitabın ilk bölümü “Karanlıkta”, “Yitik Gün” adlı, çocukluk dönemi sayılabilecek on yedi yaşında yazılmış bir öyküyle başlar. Sabahleyin yatağında uyanan anlatıcı işe gitmek üzere evinden çıkar. Ama işe gitmek istemeyen anlatıcı yolunu değiştirip deniz kıyısına iner. Deniz kıyısında çamaşır yıkayan bir kadına rastlar; kadından sanki her gün oraya gidiyormuş gibi bir tepki alır. Deniz kenarında bir süre beraber dururlar. Kadın işini bitirdikten sonra evine doğru giderken anlatıcıyı da davet eder. Bir süre deniz kenarında duran anlatıcı kadının evine gider. Kadınla zaman geçirdikten sonra akşama doğru çalıştığı yere maaşını almak üzere çıkar. Kapıdaki bekçi ona maaş gününün geçtiğini söyleyince şaşırarak kahveye doğru yol alır. Kahvede bir arkadaşıyla oyun oynadıkları sırada arkadaşının ona hile yaptığını ve bunu bir önceki gün de yaptığını söyler. Bu noktaya kadar düşsel bir şekilde gelen öykü, anlatıcının evine gidip önceden yazdığı ve intihar ettiğine dair bir notu görmesiyle daha da garipleşir. Öykü, anlatıcının kendi intihar haberini okumasıyla son bulur.
“Havana” isimli ikinci öykü tamamen düşsel bir atmosfer içinde; sokak mı yoksa ev mi ya da ikisinin beraber olduğu bir yer mi belli olmayan bir mekânda geçer. Ben anlatıcı, sevgilisi Aysel, İngilizce konuşan eşcinsel arkadaşı Tom ile beraberdir. Bulundukları yerdeki kalabalıktan rahatsız olup devamlı yer değiştirirler. Kalabalık, Tom'a “Mutlak bir şey olmalısın sen Tom.” ve “Sen bir şeysin Tom, sen bir şeysin. Söyle ama nesin?” (Av, s. 22-23) gibi sorularla devamlı bir kimlik biçmeye çalışır. Bu kimlik biçme çabası akla, Tom'un eşcinsel kimliğinin toplum tarafından yadırganıyor olma ihtimalini getirir. Keza anlatıcının sevgilisi Aysel ile olan ilişkisi de kalabalık tarafından merak edilir. Kalabalık onları gözetlemeye çalışır.
Üçüncü öykü “Kötü”de yasak ilişki yaşayan bir anlatıcı vardır. Bu öykü de gerçek olduğunu düşündüren bir anlatımla başlayıp düşsel bir şekilde biter. Ve yine anlatıcı ile yasak ilişki yaşadığı kadını bütün katmanlarıyla izleyen, yargılayan bir kalabalık (toplum) vardır. Bir sonraki öykü “Karanlıkta”da bulunduğu kıyıdan, birlikte yaşadığı kadının karşı kıyıda bulunan evine ulaşmaya çalışan bir anlatıcı vardır. Karanlık bir yolda, kendini birinin takip ettiğinden şüphelenerek yürümeye çalışan anlatıcı, balık tuttuğunu zannettiği iki erkeği görüp yanlarına gider. Aslında eşcinsel bir ilişki yaşayan erkekler onu tartaklar ve ardından bu kez de onlar tarafından öldürülme korkusuyla evine döner. Üçüncü tekil şahsın ağzından anlatılan “Durum”da, aralarındaki buzlu cam yüzünden, birbirlerini net olarak ne görebilen ne de duyabilen bir kadınla adamın hikâyesi vardır. Sabah olunca bu cam ortadan kalkar; ama adam evden gitmiştir; kadınsa evde yalnızdır. “Aşağı aşağı”da da “Durum”daki gibi iletişimsiz bir çiftin hikâyesi ben anlatıcı dilinden aktarılır. Öykü, anlatıcının aşağıdaki merdivenlerde bir şeyi göstermek bahanesiyle eşini yanına çağırıp aşağı atmasıyla son bulur. “Karanlıkta” adlı bölümün son öyküsü “Yoğun”da bağırdıkça acısının arttığını sezip susan bir kadının hikâyesi üçün tekil şahıs tarafından anlatılır. Anlaşılamıyor olmanın acısını çektiği belli olan kadın doğum sancısına benzer bir acıyla banyodan yatak odasına doğru ilerlemeye çalışmaktadır. Bir anda, “seslerin, beyaz gömlekli adamların, kadınların, ilaç kokularının içinde” açar gözlerini. Anlatımda yine düşsel öğeler ağır basmaktadır.
Yukarıda belirtildiği gibi kitabın ikinci bölümü, birinci bölümden bir hayli farklıdır. Bu bölümdeki öyküler ilk bölümdeki düşsellik yerine gerçeğe biraz daha yakın kurgulanır. Zaman ve mekânda ilk bölümdeki gibi atlamalar yoktur. Betimlemelerle mekân ve karakterler, okuyucunun gözünde netleştirilir. Üç öykünün bulunduğu bu bölümün ilk metni “Köpeğin Isırdığı Kriptozoolog”tur. Öykü, anlatıcının, çalıştığı yer tarafından Hu bölgesinde bulunan dağlardaki göllerde yaşayan, bilinmeyen hayvan türlerini araştırmak üzere gidecek bir kriptozoolog grubunda yazıcı olarak görevlendirilmesiyle başlar. Hazırlıkların ardından dağlık bir bölge olan Hu'ya gidilir. Hu, kurt kadar iri köpekleri, misafirperverlikten yoksun (gruba söylendiğinin aksine) insanları olan garip bir bölgedir. Misafir kaldıkları yerde, köyden birinin gidecekleri yere kadar kendilerine rehberlik edip edemeyeceğini sorarlar. Ama kimse yanaşmaz. Sonradan gelen birini rehberlik için tutup sabahleyin araştırma yapılacak göle doğru yola çıkılır. Mola verdikleri yerde ön bir çalışma yapmak için dolaşmaya çıkan grup başkanına iri bir köpek saldırdığı için geri dönerler. Öykü, anlatıcının sonradan grup başkanının ölümünü haber almasıyla son bulur.

Mutlak otoritenin (ya da sistem) karşısında kalan bireyin acizliği

Misafir kalınan evde, grup başkanının kulağı kesilmiş birine bunun nasıl olduğunu sorduğunda muhtarın araya girip “Düşmanları, bir gün yaylada tek başınayken karşısına çıkıp alaşağı etmişler ve keskin bıçaklarıyla kulağını da kesmişler. Benim büyük kızın kocasıdır fıkara.” diye araya girmesinden sonra “… öyle sanıyorum ki, bu soruyu sorduğuna pişman olmuştu. Kesik kulağın muhtarın damadı olduğu için değil, bu sorunun az çok siyasi bir sorun olacağını düşündüğü için.” (Av, s. 54) şeklinde süren bölüm kişilerin siyasetle ilgili olabilecek en küçük bir olaydan bile çekinmelerini gösteriyor olması açısından önemlidir. Ayrıca “'Demek hükümet şimdi de hayvanlarla uğraşıyor ha…' dedi. Prof. Başeve yapacakları incelemenin çok önemli olduğunu anlatmaya çalıştı. (…) 'Şüphesiz, şüphesiz.' diye başını sallayarak cevaplandırdı. 'Hükümet, faydası olmayan, önemsiz bir iş yapar mı ki!' (…) 'Bizim hayvanlarımız burada yemsizlikten, hastalıktan kırılırken, hükümetin bilmem ne hayvanlarına bakmak için sizleri buraya değin yormasına ne diyeyim, bilmem ki.'” (Av, s.54) şeklinde geçen, grubun liderinin köyün ihtiyarlarından biriyle yaptığı konuşma da yönetenlerin (hükümet, devlet vs,) ehemle mühimi karıştırmalarını ince bir dille eleştiriyor olması açısından dikkat çekicidir. Bölümün ikinci öyküsü “Yargıç Karak”, küçük bir kentte yaşayan anlatıcı ve aynı kentte yargıçlık yapan tek kişi arasında geçen olaylarla ilgilidir. Anlatıcı, kentte hukukla, yasayla işi olmayan hatta bunları küçükseyen biridir. Hukuksal işlerle ilgili bildiği tek şey kentte eski yargıç zamanında, yeni yargıç zamanındaki kadar tutuklama yapılmıyor olduğudur. Bununla ilgili meraka kapılan anlatıcı bu garip artışı araştırmaya karar verir. Çünkü eski yargıcın ölümünden sonra gelen Yargıç Karak zamanında tutuklanma oranları üç kat artmıştır. Hatta bu yüzden yeni bir hapishane bile yapılmak zorunda kalınmıştır. Araştırma için mahkemeye giden anlatıcı, eskiden normal kabul edilen birçok şeyin yasaklandığına tanık olur. Örneğin eskiden davalara girmek serbestken bunlar şimdi yasaklanmıştır. Bunun üzerine anlatıcı hiçbir bilgi edinemeden evine döner. Sabah kapısı çalar. Bir çocuk, üzerinde Yargıç Karak'tan olduğu yazılı bir mektup getirir. Mektubu alıp içeride okumaya başlayan anlatıcı korkunç gerçeklerle yüz yüze gelir. Mektup, şehirde kurduğu otoritenin bir şekilde sorgulanıyor olmasından rahatsızlık duyan ve mutlak otorite inancına sahip birinin elinden çıkmıştır. Mektupta “Aradığın gerçeği hiçbir yerde bulamayacaksın. Hiçbir açıklama yapamayacaksın. Hiçbir alanda. Çünkü kendi dışında neler olup bittiğini anlaman için başkalarının deneyimlerine ihtiyacın var. Bu deneyimleri edinmen içinse, önünde uzun bir zaman yok.(…) Ama biliyorum ki senin gibileri yargılamak boşunadır. Sen, o kafanı çelen sorunla, zaten sürekli işkence altındasın. Hiç bitmeyecek bir işkence.” (Av, s.70) şeklinde geçen bölüm, otoritenin, kendi erkini sorgulamaya başlayan insanı tehdidinin sembolize edilmiş halidir. O güne kadar hukuksal hiçbir olayla ilgisi olmamış (ki ilgilenmediğinden değil saygı duymadığından) bireyin, otoritenin yaptıklarını sorgulamaya başlamasıyla gördüğü büyük mukavemet… Ki otoritenin bunu salt bireye görünerek değil de yönettiği kişileri kullanarak yapması… Akla Matrix adlı sinema üçlemesinin ilk filmini getiriyor. Hatırlamak gerekirse: Filmde gerçek dünyadan sanal dünyaya geçmek için özel araçlar kullanılır. Ve filmin başkarakterleri tutsak edilmiş insanları kurtarmak için giderler bu sanal dünyaya. Ancak sistem kendi koruma araçlarına sistemin içindeki herhangi bir bedene girme yetkisi tanır. Ve bu şekilde içerideki herhangi biri, sistemin koruyucusu olabilir. Öykünün devamında mektubu bitiremeyen anlatıcı, bütün eşyasını, evini yakarak şehri terk eder. “Yargıç Karak” mutlak otoritenin (ya da sistem) karşısında kalan bireyin acizliğini simgelemesi açısından ilginç bir öyküdür. Devrim adlı bir gelinlikle süslenmiş totaliter rejim istenciyle yapılmış bir darbe döneminde yazılmış olması da ayrı bir önem katar öyküye. Çünkü incelendiğinde Yargıç Karak'ın bütün toplum için en iyisini bildiğine dair net ve sarsılmaz bir inanca sahip olduğu da görülür. Belki de bütün bunlar sadece rastlantıdır. Ya da?
Bölümün ve kitabın ilk iki baskısının son öyküsü “Av”, aynı zamanda kitaba adını da veren metindir. Bir köyde yaşadığı anlaşılan öykünün anlatıcısı Bey'inden gelen bir çağrıyla ava katılır. İlk duyduğunda anlamsız gelen bu daveti önce geri çevirmeyi düşünse de Bey'in kesin emri üzerine bu ava katılmak zorunda kalır. Yolda giderken bu çağrıyı oğlunun ölümüne bağlar. Zira Bey o vakte kadar kendisini hiçbir şekilde Köşk'üne davet etmemiştir. Bu duygularla Köşk'e giden anlatıcı burada bir gece kalır ve ertesi sabah Bey, oğlu ve tanımadığı başka bir yabancıyla ava çıkar. Avlanmak isteği olmadığı için ateş edemez. Bir süre hendek gibi bir yere saklanır avlanmak umuduyla. Burada saklanırken karşısında yabancıyı kendisine doğrulttuğu tüfekle görür. Yalvarmaya başlar. Bu konuşmalar esnasında arkasından gelen çıtırtıya döndüğünde Bey'i görür ve ensesinde tüfek patlar. Bu, bu dünyada duyduğu son sestir. Burada anlatıcının ava çağrılan adamın ölü hali olduğu anlaşılır. Kitabın üçüncü baskısına eklenen son öykü “Cellâdın Ölümü” adlı metindir. Öyküde, soyunun yazgısı olan cellâtlıktan kaçmaya çalışan bir adamın hikâyesi aktarılır. Ama bu sondan kaçamadığı görülür. Ve ölümü de başka bir cellâdın elinden olur.
Av; Kaçkınlar ve Bozgun'dan farklı olarak birbirlerini anlamayan karakterlerin de öykülerini içerir. Bu kitapta kişinin, yalnızlığının salt toplum yüzünden değil de bunda kendi payının olduğunun da vurgulama istenci öne çıkar. Ayrıca ilk iki kitabın içerdiği yenilmişlik ve dışlanmışlık olgusu yine ön plandadır.

Değişmeyen tek şey değişimdir

Ferit Edgü'nün ilk dönem öykülerine bakıldığında birçok biçimsel deneme yaptığı gözlemlenir. Kaçkınlar'da kişinin yalnızlığı, dışlanmışlığı, farklı olduğunda ya da olmaya çalıştığında Kaçkın damgasını yiyişi, kendinden nefret edişi (kısacası varoluşsal problemleri) bütünlüklü ve üslup sahibi olmaya çalışan bir biçimde; Bozgun'daysa, kişinin aynı varoluşsal problemleri, sadece bu problemlere yanıt ararken cevapsız kalışı ve yenilgiyi kabullenmeye başlaması üslup kaygısı olmadan ele alınır. Av ise artık değiştirme umudunu yitirmeye başlamış (hatta belki de bir şeyleri değiştiremeyeceğinden emin), ama ne yazık ki sistemle ve toplumla didişmeyi yine de bırakamayan bir yazarın eseridir. Her üç kitabındaki öykülerinde de üslup olarak bir arayış içinde olan Ferit Edgü, bu yolla okuruna (belki de kendine) her biçimde yazabildiğini de göstermektedir. Zira eserler okunursa yazarın bilinç akışı tekniğini ustaca kullanarak bilinci, betimlemeleri ustaca kullanarak çevreyi aktarabildiği görülebilir. Ayrıca hem kısa öyküleri hem de uzun öyküleri aynı ustalıkla yazabildiğini görebilir okur. Kısacası yazarın ilk dönem öykülerinde değişmeyen tek şey değişimdir. Tabii bütün öykülerinde ağır basan düşsel atmosfer sayılmazsa… Dipnotlar: (1) “Ferit Edgü ile Dünden Bugüne”, Adam Öykü, Mart-Nisan 1997, S: 9. (2) “Öteki Olmadığı Sürece Ben de Yokum”, Radikal Kitap, 3 Eylül 2010, S: 494.
Kaynaklar:
- Leş, Ferit Edgü, Sel Yayıncılık, Eylül 2010.
- Av, Ferit Edgü, Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, Nisan 2001.
- Kaçkınlar, Sel Yayıncılık, Ekim 2009.
- “Ferit Edgü ile Dünden Bugüne”, Adam Öykü, Mart-Nisan 1997, S: 9.
- “Öteki Olmadığı Sürece Ben de Yokum”, Radikal Kitap, 3 Eylül 2010, S: 494.

Tuesday, April 15, 2014

Aşk İçin (A Service of Love )


O'Henry
Birisi, birisinin sanatını severse, o kişi için hiçbir görev zor değildir.
Varsayımımız bu, bu hikaye buna dayanarak bir sonuç çıkartacak ve aynı zamanda yukarıdaki sözün doğru olmadığını gösterecek. Bu mantık için yeni bir şey olacak, ama hikayecilkte Çin Seddi kadar eskidir.

Resim sanatında çok iyi olan Joe Larrabee, Middle West'ten geldi, altı yaşındayken kasabadaki su tulumbasının resmini yapmıştı, resmi çerçeveleyip, kurutulmuş mısır koçanlarının yanındaki duvara asmışlardı, yirmisine gelince cebinde biraz parayla New York'a geldi.

Delia Caruters ise, Güney'deki çam ağaçlarıyla dolu bir kasabada, altı oktavlık sesiyle, o kadar ümit veriyordu ki, akrabaları onun artık Kuzey'e gidip, işi bitirmesini istediler..

Joe ve Delia, bir grup güzel sanatlar öğrencisinin, Wagner, müzik, Rembrant'ın tabloları, duvar kağıtları, Chopin hakkında tartıştıkları bir atölyede tanıştılar.

Joe ve Delia birbirlerine aşık oldular ve kısa süre içinde evlendiler, çünkü birisi, birisinin sanatını severse, hiçbir şey zor gelmez.

Bay ve Bayan Larrabee mutluydular, sanata ve birbirlerine sahiptiler, Joe yüksek ücretle resim dersleri veriyordu, ünlüydü, Delia da bay Rosenstock'tan şan dersleri alıyordu, kadın, piyanonun tuşlarını bastıran sesiyle ün yapmıştı...ben bu zengin genç adama, her şeyi satıp, fakir kapıcıya vermesi ve sadece Delia'sı ve sanatıyla yaşama imtiyazına kavuşmasını tavsiye ederdim...

İkisi de paraları varken çok mutluydular, hedefleri açık ve kesindi, Joe, fakat zamanla sanatlarında bir düşüş başladı ki, bazen olur...artık öğrencilerden fazla para gelmiyordu ve şan hocasının ücretini ödemeye para kafi gelmiyordu...birisi birisinin sanatını severse, ona hiçbir hizmet zor gelmez, Delia da kendisine yeni öğrenciler bulmaya çalıştı..ve bir akşam neşeli neşeli eve geldi:

- Joe hayatım, harika bir öğrenci buldum, bir generalin kızı! 71.Caddede oturuyor, harika bir ev, kapısını görmelisin, Bizans sanatından esinlenerek yapılmış, hele evin içi..daha önce hiç bu kadar güzelini görmemiştim..

- Öğrencim, albayın kızı Clementina..şimdiden çok sevdim, çok tatlı bir kız, hep beyaz giyiniyor, henüz 18 yaşında ama çok terbiyeli, haftada 3 gün ders vereceğim
saate 5 Dolar! ama olsun, birkaç öğrenci daha olunca, şan derslerine tekrar başlayabilirim, çatma kaşlarını bir tanem hadi akşam yemeği yiyelim..

Joe, fasulye konservesini açarken,

- Senin için çok iyi Dela, peki ya ben? Ben ne yapacağım? Gazete satıp eve birkaç dolar mı getireceğim?

Delia kocasının boynuna sarıldı

- Joe hayatım ne aptalsın, sen resim yapmaya devam edeceksin, ben müziği bıraktım sayılmaz, öğretirken bir yandan da öğreniyorum, haftada 15 dolarla krallar gibi yaşarız...

- Pekala, ama senin ders vermenden hoşlanmıyorum, bu sanat değil..

Delia, 'Birisi, birisinin sanatına değer veriyorsa, onun için her türlü görevi yapabilir, zor olmaz.' dedi..

- Parkta yaptığım eskizdeki gökyüzünü Magister çok beğendi, Bay Tinkle da bir, iki tanesini vitrininde sergileyeceğine söz verdi..umarım bol paralı bir salak görür..

Ertesi hafta karı, koca her gün erkenden kalktılar, Joe, sabah manzarası çizmek için parka gitti, Delia, ona kahvaltı için sandviçler yapıp, paketledi ve saat 7'de öperek uğurladı, ve kocası yine akşam 7'de ancak eve döndü...

Haftanın sonunda, Delia sevinçle ve gururla 15 doları masanın üzerine koydu..

Bazen Clementina beni yoruyor, sanırım yeterince çalışmıyor, aynı şeyleri tekrarlamak zorunda kalıyorum, her zaman bembeyaz giyiniyor, çok monoton ama Albay Pinkney, çok iyi bir adam, keşke onu tanısaydın Joe, bazen Clementia'yla piyanodayken yanımıza geliyor, biliyor musun, eşi yok, dul...çenesindeki beyaz keçi sakalıyla ayakta durup, derslerin nasıl gittiğini soruyor..

- Keşke çalışma odasındaki lambri kamplamaları görseydin Joe, hele astragan halılar..Clementina'ya gittikçe daha çok ısınıyorum, çok kibar, çok görgülü, General'in erkek kardeşi vaktiyle Bolivya'da bakanmış...

Sonra, Joe bir kont havasıyla, kendi kazandığı paraları Delia'nın paralarının yanına koydu,

- Dikili taş suluboya resmini sattım da..

- Şaka mı bu?

- Keşke görseydin Dela, şişman bir adamdı, resmi Tinkle'in vitrininde görmüş, ve önce yeldeğirmeni olduğunu sanmış, üstelik bana yağlıboya bir tablo siparişi verdi,

- Çok sevindim hayatım, başarıya ulaşacaksın, 33 dolar!Daha önce hiç bu kadar çok paramız olmamıştı...artık bu akşam istiridye yeriz!..

- Ve yanında şampanya,

Ertesi akşam, Cumartesi günü, önce Joe eve geldi, masanın üzerine 18 dolar bıraktı ve ellerindeki siyah boyaları yıkadı...

Yarım saat sonra da Delia geldi, sağ eli sargılarla sarılmış vaziyette...

Joe, ' Bu nasıl oldu?' diye sordu.

- Clementina, dersten sonra ille sütlü eritme peynirli ekmek istedi, çok tuhaf bir kız, öğleden sonra saat 5'de ille canı çekti, general de oradaydı, sanki evde uşak yokmuş gibi tavayı ararken görecektin, biliyorum sağlığı pek iyi değil, çok sinirli, servis yaparken kaynar sütü koluma döktü, korkunç canım yandı, kız çok üzüldü, ama general neredeyse çıldırdı, hemen yukarı koştu, birini eczaneden yanık merhemi, sargı bezi aldırmaya gönderdi, artık o kadar acımıyor.

Joe, sargıların altından gözüken beyaz lekeleri işaret ederek bu ne dedi?

- Üzerine merhem sürdük, Joe yeni bir çizim mi sattın? Masanın üzerindeki parayı görmüştü...

- Yine geçenki adam satın aldı, üstelik peşin para da verdi, benden bir ihtimal park resmi ve Hudson nehri manzarası da isteyecek, elini saat kaçta haşladın Dela?

- Galiba saat 5' di...ütü...yani sıcak süt diyecektim..generali görmeliydin Joe..

Joe, 'Otur şöyle Dela.' dedi. Ve kendisi de kanepeye kızın yanına oturdu, kolunu kızın omuzuna koydu ve sordu:

- Son iki haftadır ne yapıyorsun Dela?

Kız birkaç saniye aşk dolu, inatçı gözlerle baktı ve generalle ilgili birkaç şey mırıldandı ama sonunda gözyaşları içinde gerçeği anlattı:

- Hiç öğrenci bulamadım. diye itiraf etti. O yüzden generalin kızı yalanını uydurdum, çünkü senin resim derslerinden mahrum kalmana dayanamadım, 24. Caddedeki çamaşırhanede ütücü olarak iş buldum, bu öğleden sonra, kızın biri kızgın ütüyü koluma değdirdi, kızmadın değil mi Joe? Kızdın mı?
Hem eğer bu işi bulmasaydım, sen de o adama resim satamazdın...

- Resmi o adam almadı.

- Önemli değil kim aldıysa, aldı...ne kadar akıllısın Joe, Clementina'ya dersleri vermediğimi nasıl anladın?

- Bu geceye kadar anlamamıştım, sadece bugün elini yakan bir kız için sargı bezi ve yanık merhemi istedikler ve ben de üst kata gönderdim, son iki haftadan beri çamaşırhanenin alt katındaki bölümde çalışıyordum.

- O zaman resim satmadın...

- İkimiz de bunları sanat aşkı için uydurduk, ister resim, ister olsun...

Sonra her ikisi de gülmeye başladılar..

- Bir insan, diğerinin sanatını severse, hiçbir görev ona güç gelmez...

Sunday, March 16, 2014

16 Mart davası zamanaşımıyla kapatıldı, Yargıtay kararı onadı, dosya AİHM’e gidiyor.

16-mart-katliami

16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’taki Merkez Binası’ndan toplu halde çıkan solcu öğrencilerin üzerine ülkücüler tarafından atılan bomba ve ardından gerçekleşen silahlı saldırı sonucunda yedi öğrencinin ölümünün üzerinden 35 tam yıl geçti. 2008 yılında 16 Mart katliamının 30. yılıydı ve dava zaman aşımına uğrayan diğer bir katliam olarak tarihe geçti.
Olayda adı geçen tek bir isim bile ceza almadı, katliam davasının zamanaşımıyla kapatılmasına derin devletle hesaplaştığını iddia eden Türkiye’de hiç kimse ses çıkarmadı. AİHM’ye başvurmak için Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin tebligatını bekleyen müdahil avukatlardan Cem Alptekin, “Zamanaşımı kararı, 1 Şubat 2010’da onandı. Bize bir tebligat gönderme ihtiyacı bile duymadılar” dedi.
16 MART KATLİAMI NASIL YAŞANDI
O günlerde tüm üniversitelerde olduğu gibi İstanbul Üniversitesi’nde de solcu öğrencileri olası bir saldırıya karşı okulu toplu halde terk etmektedirler. Polis eşliğinde gerçekleşen okul çıkışına o gün eşlik etmesi gereken polisler başka yere gönderildiğinden, Reşat Altay’ın sorumluluğunda yeni bir ekip görevlendirilmiştir.
Polisler, saat 13.45’te öğrencileri ana kapıdan dışarıya korumasız çıkmaya zorlar. Öğrencileri çıkmaya zorlayan Reşat Altay denetimindeki polisler dışarıya adım atmazlar. Dışarıda görevli yedi polis ise o sırada yakın bir yerde, “Beyazıt komünistlere mezar olacak” diye slogan atan ülkücü gruba doğru yönelir. Korumasız kalan öğrencilerin üzerine önce bomba atılır daha sonra ateş açılır. Saldırı sonrası Hukuk ve İktisat Fakültesi öğrencilerinden Cemil Sönmez, Baki Öz, Abdullah Şimşek, Murat Kurt, Hamdi Akıl ve Turan Ören hayatını kaybeder. Kimi polisler ateş açanların arkasından koşmak ister ancak Komser Reşat Altay buna izin vermez. Bombayı atan Zülküf İsot isimli ülkücü genç ise olaydan günler sonra başka bir ülkücü tarafından olay açığa çıkmasın diye öldürülür. Katliamın asıl failleri arasında dönemin ülkü ocakları ikinci başkanı Abdullah Çatlı da vardır.
TOPLANMAYAN DELİLLER
Olaydan sonra Ülkü Ocakları İstanbul İl Başkanı Orhan Çakıroğlu, o dönem Ülkü Ocakları’nda görevli Mehmet Gül, dönemin MHP İstanbul İl Başkanı Kazım Ayaydın ve Ahmet Hamdi Aksoy gözaltına alınır. Sanıklardan Sıddık Polat ise Elazığ’da yakalanır. 1978 yılında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı olayla ilgili soruşturma başlatır.
17 kişi hakkında takipsizlik kararı verilirken, diğer sanıklar hakkında ‘idam’ istemiyle İstanbul 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde dava açılır. 15 ay süren yargılama sonunda, Polat 11 yıl hapis cezasına mahkûm edilirken, diğer sanıklar delil yetersizliğinden beraat eder. Askeri Yargıtay’ın 5 Ekim 1982 tarihli kararından sonra Polat da delil yetersizliğinden beraat eder.
Sıkıyönetim Mahkemesinin gerekçeli kararında 16 Mart katliamının halkı çatışmaya teşvik amacı ile işlenmiş, siyasi saikli bir eylem olmasından ötürü yargılamanın adiyen adam öldürmeyi yaptırıma bağlayan Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 450. maddesine göre değil, siyasi saikli eylemleri yaptırıma bağlayan TCK 149. maddesine göre yapılması gerektiği ifadesi yer almaktadır. Bu vurgu, o dönem kendisi de öğrenci olan avukat Cem Alptekin’in 1988’de davayı gündeme getirmesini sağlar.
10. yıl dönümünde yeniden…
İhbarların umursanmaması, olayın üzerine gitmeye çalışan polislerin ve soruşturmaların engellenmesi, 16 Mart katliamının üzerinin örtülmesinde etkili olmuştur. Katliamın 10. yıldönümünde, dava dosyasını inceleyen ve artık kendileri birer avukat olan dünün öğrencileri ortada örgütlü suç olmasına rağmen dosyanın kapatılmasına karşı girişimlere başlarlar. Başta Cem Alptekin ve Hilmi Hanta olmak üzere avukatlar, 16 Mart 1988’den itibaren basın ve kamuoyu aracılığıyla tanıklara çağrıda bulunurlar.
Olayın zanlılarından olan ve olay sonrası şüpheli bir biçimde ölen Zülküf İsot’un ailesi avukatlarla temasa geçer. Aile, Zülküf İsot’la beraber Latif Aktı, Sıdk Polat ve polis memuru Mustafa Doğan’ın da katliama karıştığını açıklar.
10 Eylül 1992 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulur. 2 Ekim 1995’te yeniden açılan davada Mustafa Doğan, Latif Aktı ve Özgün Koç “taamüden adam öldürmek ve yaralamak” suçlarından sanık olur. Polat hakkında daha önce kesinleşmiş yargı kararı olduğundan dava açılamaz.
İstanbul 6. Ceza Mahkemesinin 20 Ekim 2008’de dava için aldığı zaman aşımı kararı, Mart 2010’da Yargıtay 1. Ceza Dairesi tarafından onanır. Böylece, yedi kişinin ölümü onlarca kişinin yaralanmasına yol açan, örgütlü ve planlı bir biçimde gerçekleştirildiğine dair çok sayıda kanıt bulunan 16 Mart katliamı tozlu raflara terk edilir.
16 Mart davası zamanaşımıyla kapatıldı, Yargıtay kararı onadı, dosya AİHM’e gidiyor.
İstanbul Üniversitesi (İÜ) Eczacılık Fakültesi önünde, 16 Mart 1978’de, 7 öğrencinin yaşamını yitirdiği, onlarca öğrencinin yaralandığı bombalı, silahlı saldırının üzerinden tam 35 yıl geçti. Olayda adı geçen tek bir isim bile ceza almadı, katliam davasının zamanaşımıyla kapatılmasına derin devletle hesaplaştığını iddia eden Türkiye’de hiç kimse ses çıkarmadı. AİHM’ye başvurmak için Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin tebligatını bekleyen müdahil avukatlardan Cem Alptekin,“Zamanaşımı kararı, 1 Şubat 2010’da onandı. Bize bir tebligat gönderme ihtiyacı bile duymadılar” dedi.
Saldırı sırasında İÜ Hukuk Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi olan Alptekin, “Arkadaşlarımızın hesabının sorulması bizim için vicdan borcuydu” dedi. İstanbul Barosu Susurluk Komisyonu’na ulaşan ve dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş ve Ülkücü Federasyonlar Başkanı Lokman Kondakçı’nın yaptığı görüşmeye ilişkin belgeyi mahkemeye sunmalarının ise davayı durma noktasına getirdiğini kaydeden Alptekin şöyle devam etti: “Kondakçı, ipuçları verirken iki kişinin ismini veriyordu. MİT, avukatlar ve haber yapan gazeteciler hakkında suç duyurusunda bulundu. Avukatlar soruşturmasında tek benim hakkımda dava açıldı. Adalet Bakanlığı, savcılıklar üzerinden mahkemelere talimatlar gönderdi. MİT, o belgenin aslını göndermedi. Yanıtlar 1 yıl sonra geldi. Yanıt da yanıt değil tabii ki… Böylece mahkemenin delil toplama faaliyeti durdu.” Alptekin, Yargıtay’ın hiçbir gerekçe yazmadan zamanaşımı kararını onadığını dile getirdi.
7 öğrenciye 7 karanfil
Öğrenci örgütleri, 16 Mart 1978’de bombalı saldırı sonucu katledilen 7 öğrenci ile 1988’deki Irak’ın Halepçe kentinde gerçekleştirilen kimyasal saldırıda ölenleri yaptıkları yürüyüşle andı. Gençlik Federasyonu üyesi bir grup, Fen-Edebiyat Fakültesi Vezneciler giriş kapısı önünde bir araya geldi. “Hatice Özenler’den Hasan Selim’lere, Dev-Genç’i bitiremeyeceksiniz. 16 Mart’ın hesabını soracağız” yazılı pankart açan grup, “Katil ABD, işbirlikçi AKP”, “Kahrolsun faşizm, yaşasın mücadelemiz”, “Katil devlet, hesap verecek” sloganları atarak Eczacılık Fakültesi önüne yürüdü. Saygı duruşunun ardından konuşmalar yapıldı ve bir süre marş söylendikten sonra Eczacılık Fakültesi önüne 7 kırmızı karanfil bırakıldı. Devrimci Öğrenci Birliği, Kaldıraç, TÜM-İGD ve Ekim Gençliği’nden bir grup öğrenci Fen-Edebiyat Fakültesi’nin Laleli giriş kapısı önünde toplanıp “Beyazıt, Halepçe katil devlet hesap verecek” pankartı açtı ve Beyazıt Meydanı’na yürüdü. Açıklamanın ardından Eczacılık Fakültesi önüne yürüyen ve buraya kırmızı karanfil bırakan öğrenciler dağıldı.
Telgrafhane.org

Sunday, February 23, 2014

İnsana dair öyküler: Yasak Kitap

Deniz Faruk Zeren’in ilk öykü kitabı ‘Yasak Kitap’ Patika Kitap’tan çıktı. Dilan Karakoçan’ın tanıtımıyla 25 öyküden oluşan kitap hayatın dışına itilmeye, ötelenmeye, yok sayılmaya  çalışanların  öykülerine değiniyor
yasakkitapYasak Kitap Deniz Faruk Zeren’in ilk öykü kitabı. Her ilk kitabın taşıdığı özgünlükleri taşıyor Yasak Kitap.  Kendi dilini, örgüsünü, kurgusunu, kokusunu, dokusunu arıyor Zeren’in öyküleri. Yer yer buluyor, yer yer teğet geçiyor, arayışına devam ederek farklı deyişlere ulaşıyor.  Hem ustalık, hem çıraklık izlerini taşıyor öyküleri, kendini aşmaya çalışan bir sarmal içerisinde dönenip kendi araçlarını yaratıyor.
Günümüzün, bilinmezci, melankolik, kargacık burgacık, umutsuz içsel dünyaları edebiyatın temel malzemesi haline getirme eğiliminin karşısında toplumcu-sosyalist gerçekçiliğe ve onun estetiğine  sarılıyor Zeren.  Bilinmeyeni bilmeye, görünmeyeni görmeye çalışıyor kendi deyişi ile. İnsansız, olaysız, kurgu yerine fanteziyi, insan yerine belirsizliği, olay yerine bunalımı tercih eden yazın mecrasının dışında, insana, insana ait olana dokunmaya çalışıyor öyküler.
Hayatın dışına itilmeye, ötelenmeye, yok sayılmaya  çalışanların  öykülerine, dünyalarına sızmaya, onların hayatı yaratanlar olduğunu göstermeye çalışıyor  Zeren.  Kavgayı, çocukları, yoksulları, işçileri ve daha farklı dünyaları anlatıyor.  Gerçekliğin sınırlarını zorladığı öykülerinde de esasında gerçeğin farklı yüzlerini görünür kılmaya çalışıyor. Kimi zaman elinde bir kamera ile bizi ileri geri götürerek usumuza sahneler, olgular kazımaya çalışıyor.  Birbirinden bağımsız gibi okunan öykülerin birindeki çocuk diğerindeki işçi oluveriyor, birindeki hamal diğerindeki çocuk oluveriyor, bir kapıdan geçmek yetmiyor iç içe kapıları aça aça hayatın girift koridorlarında yürüyüşe çıkarıyor, ayna tutmaya çalışarak. Serin ve soğukkanlı bir anlatımla yersiz abartılara, ağdalı deyişlere girmemeye özen göstererek ördüğü dili ile okuru sarıp sarmalayan öyküler okunmayı ve değerlendirilmeyi bekliyor. Zeren uzun bir yolun başında. Doğrusu ilk adımlarını atmış bulunuyor. Yürüyecek. Üreterek, yenilenerek, cesaretle yürüyecek.
Yirmi beş öyküden oluşan Yasak Kitap, Patika Kitap’ın hünerli ellerinde şekillenmiş, özgün  kapağı ile raflardaki  yerini  aldı.
Kitaptan;
“Şimdi burada, bu karanlık ve soğuk odada akıbetimi bekliyorum. Bana ne yapacaklarını umursamıyorum. Çünkü biliyorum milyonlarca nüsham şimdi dağlarda, köylerde, işçi evlerinde, öğrenci zulalarında, hapishanelerde iştahla okunuyor ve ben iyi kötü işimi yaptım. Rahatım. Ama bizim oğlanın acı çığlıklarını duydum dün gece. Satır satır parçalandım. Yanında olup ona, merak etme, biz, sen ve ben milyonlarcayız demek isterdim ama o zaten biliyor bunu. Ah keşke şöyle dile gelip şu adamlara hadlerini bildirebilsem…
Neler neler derdim onlara…”

Yasak Kitap / Patika Kitap
Türkçe
152 s. — 2. Hamur– Ciltsiz – 13 x 19 cm
İstanbul, 2014
ISBN : 9786056361784


Wednesday, August 28, 2013

Babaya Mektup - Kafka





Kitaptan :
    ‘Çok sevgili baba,

Geçenlerde bir kez, senden korktuğumu öne sürmemin nedenini sormuştun. Genellikle olduğu gibi, verecek hiçbir cevap bulamadım, kısmen tam da sana karşı duyduğum bu korku yüzünden, kısmen de bu korkuyu gerekçelendirmek üzere, konuşurken toparlayabileceğimden çok daha fazla ayrıntı gerektiği için…’
Franz Kafka,1919′da dinlenmek üzere gittiği Schelesen’de Julie Wohryzek adında bir kızla tanışıp nişanlandı. Aynı yıl kaleme aldığı Babaya Mektup, yazarın bu nişana karşı çıkan babası Hermann Kafka’ya yanıtıdır. Kafka’nın yayınlamak amacıyla değil, babasıyla ilgili duygu ve düşüncelerini dile getirmek için yazdığı, ama hiç göndermediği bu mektup, hem Kafka’nın yaşamöyküsüne açıklıklar getirmesi, hem de kimi izleklerinin ipuçlarını barındırması açısından büyük önem taşır. Kafka’nın tüm yapıtlarının günümüze ulaşmasını sağlayan Max Brod’un gün ışığına çıkardığı ve yazarın toplu yapıtları arasında yer açtığı Babaya Mektup’u, okuru bilgilendiren ayrıntılı notlar eşliğinde, Cemal Ener’in çevirisiyle yayınlandı.
Franz Kafka 1919 yılında geçirdiği ağır grip, veremini iyice azdırınca, 1919’da dinlenmek üzere gittiği Schelesen’de Julie Wohryzek adında bir kızla tanışıp nişanlanır. Aynı yıl kaleme aldığı Babaya Mektup (Brief an den Vater), yazarın bu nişana karşı çıkan babası Hermann Kafka’ya yanıtıdır.
Kafka’nın yayınlamak amacıyla değil, babasıyla ilgili duygu ve düşüncelerini dile getirmek için yazdığı, ama hiç göndermediği 100 sayfalık bu mektup, hem Kafka’nın yaşamöyküsüne açıklıklar getirmesi, hem de kimi izleklerinin ipuçlarını barındırması açısından büyük önem taşır. Kafka’nın tüm yapıtlarının günümüze ulaşmasını sağlayan Max Brod’un gün ışığına çıkardığı ve yazarın toplu yapıtları arasında yer açtığı Babaya Mektup, Kafka’nın babasını hem küçümsediğinin hem de ona hayranlık duyduğunun belgesidir. Dava’nın son kelimelerini, yine bu kaybedilmiş baba oğul ilişkisinden yola çıkarak yazacak, babasına ve kendisine duyduğu güveni kaybettiğini; “… sanki utanç onun ardından da varlığını sürdürecekti” cümlesiyle ifade edecekti.
Kafka bu tarihte otuz altı yaşındadır. Yaklaşık iki haftalık bir zaman diliminde yazdığı Babaya Mektup’un en önemli özelliği, yazarın bütün yapıtları arasında biyografik özellik taşıyan az sayıdaki yapıttan biri olmasıdır. Bununla birlikte mektubun Kafka’nın babasıyla ilişkisinin yanı sıra kendi yaşamına ve yazarlığına, kısaca kendi varoluşuna ilişkin ayrıntıları da açığa çıkaran belgesel bir nitelik taşıması, Babaya Mektup’u öbür biyografik yapıtlar arasında farklı bir yere koyar. Bu bakımdan Babaya Mektup salt bir mektup olma niteliğinden öte, Franz Kafka’nın iç dünyasını yansıtan bir yapıt olarak öne çıkar: Kafka’nın yaşamına ilişkin birinci elden biyografik bir tanıklıktır.
Babaya Mektup, Kafka’nın bütün yapıtları gibi çok katmanlıdır. Samimi olduğundan şüphe etmek için bir nedenimiz yok. Ama yazdığı metin biyografik ve otobiyografik niteliğine rağmen kurgulanmış edebi bir baba-oğul çatışması biçiminde kaleme alınmıştır. Kafka, mektubun başlarında babasının kişiliğinden ve kendi varoluşu üzerindeki etkisinden söz etmektedir. Deyiş yerindeyse evrensel etki-tepki yasası üzerinden yürüyen bu baba-oğul ilişkisi, mektupta giderek baba ile oğul arasındaki çatışmaya dönüşecek ve bu çatışmanın oğul Kafka’da açtığı psikolojik yaralara işaret edecek ikinci bir motife yönlenecektir. Mektubun sonlarında yazdıkça güveni tazelenen Kafka’nın ses tonunu yükselltiğini ve babasını suçladığını göreceksiniz Gerçek baba-oğul ilişkisinden burjuva toplumunun ataerkil güç ilişkisine, birey-toplum çelişkisine sıçramıştır.
Baba-oğul çatışması
“Sakin bir ilişkinin imkânsızlığı, aslında son derecede doğal bir sonuca daha yol açtı: Konuşmayı unuttum. Belki zaten büyük bir hatip olmayacaktım, ama insanların sıradan akıcı konuşmasına hâkim olabilirdim. Ama sen daha çok küçükken sözü bana yasakladın, “Tek bir itiraz yok!” tehdidi ve yanı sıra kalkan el, o zamandan beri bırakmıyor peşimi. Senin karşında kendi meselelerin söz konusu olduğu sürece mükemmel bir hatipsindir tıkanan, kekeleyen bir konuşma tarzı edindim, bu kadarı bile çok fazlaydı senin için, sonunda sustum, önceleri belki inattan, daha sonra ise senin karşında ne düşünebildiğim ne de konuşabildiğim için. Ve benim asıl eğitmenim sen olduğun için de, hayatımın her alanını etkiledi bu.”
Mektubu göndermek niyetinde olmadığını gizlemeyen Kafka, tıpkı hikâye ve romanlarında olduğu gibi, baba figürünü bir kez daha simgeleştirmiştir. Yegâne fark dilin ironik olmayışı. Ama mektubun kurgusallığı ve edebiliği tartışılmaz. Edebi yanı iletişimsel değerinin çok ötesinde olan Milena’ya Mektuplar’ı düşündüğümüzde, Kafka için mektup yazmanın önemi çıkıyor ortaya. Belki de duygularını dolaysızca açığa vuramadığı için edebiyata sığınıyordu Kafka.
Mektubun bu anlamda bir baba-oğul çatışmasına dönüşen havası, Kafka okurlarına yabancı bir motif değil.
Baba-oğul çatışmasının, yazarın yapıtlarının asıl konusunu oluşturduğu, Kafka yorumlarında sık sık dile getirilmiştir. Ama Kafka’nın dünyası çok katlı okumalara zaten öylesine açıktır ki, birbiriyle çatışan görüşlerin hemen hepsine malzeme sağlayabilir. Mesela Şato’yu alalım ele; Kafka’da toplumsal alegori arayanlardansanız, Şato’nun sahibini buyurgan devlet olarak yorumlayabilirsiniz. Dinsel bir allegori arayışı, sizi Şato’nun sahibi olarak Tanrıyı görmeye götürecektir. Ve son olarak Babaya Mektup’la destekleyeceğiniz Freudyen bir bakışınız olabilir. Bu kez Şato’nun sahibi Kafka’nın babasıdır. Kafka’nın babasına karşı duyduğu umarsız korkunun, hadım edilme endişelerinin, iktidarsızlık duygusunun, düşlere sığınmasının izlerini kolayca sürebilirsiniz.
Nevrozların anlatıcısı
Kafka’nın pek çok yapıtını Babaya Mektup’la birlikte okuyabilirsiniz. En keskin örnek hiç şüphesiz Yargı’sıdır. Yargı, düğünü arifesinde ruhsal açıdan babasına bağımlı olduğunu kabullenmek zorunda kalan ve babasının kendisi için verdiği ölüm kararına isteyerek boyun eğen genç bir adamın, Değişim, bir sabah uyandığında kendisini böcek olarak bulan Gregor Samsa’nın hikâyesidir. Kayıp romanındaki on altı yaşındaki genç hizmetçiyi iğfal ettiği gerekçeşiyle ailesi tarafından yollandığı Amerika’da hayata tutunmaya çalışır. Dava’nın konusu hiçbir neden gösterilmeksizin dava edilmek üzere tutuklanan banka memuru Josef K.’nın suçsuzluğunu umutsuzca kanıtlama çabasıdır. Ceza Sömürgesi’nde bir bilim adamı, kendisine ne gibi suçlar yüklediğini anlatan darbelerle yaralana yaralana korkunç bir biçimde öldürülür.
Belki de bizzat deneyimlediğinden; kalabalıklar içinde yalnızlaşmanın ve yabancılaşmanın dehşetini, aile kurumunun özellikle yaydığı suçluluk duygusuyla-toplumsal iktidarın yapı taşı olduğunu farketmişti Kafka.
Neredeyse bütün yapıtlarını birey toplum çatışmasını aile kurumu etrafında işlemiştir. Tam da bu nedenle işte, Babaya Mektup’u da delil göstererek, yazarın yapıtlarından onun hayat hikâyesine, hayat hikâyesinden yapıtlarına uzanmak isteyenler çıkacaktır. Ne var ki edebiyat aracılığıyla başka bir gerçeklik düzleminde yeniden inşa ettiği Kafkaesk dünya yazarın biyografisine indirgenecek basitlikte hiç değildir. Kafka’nın kahramanlarının ellerinde olmadan gelişen, onların sadece yüzleşmek zorunda kaldıkları olaylar aslında modern insanın yaşamak zorunda kaldıklarına dair güçlü eğretilemelerdir. Kendi özel dünyasının nevrotik olup olmadığının hiçbir önemi yok, önemli olan onun modern çağ nevrozlarının anlatıcısı olması, bireyin nevrozlarını hepimize ait olan bugünün dünyasının nevrozları haline getirmesidir.

‘Birbirimizle savaştığımızı kabul ediyorum’
Senden korkmamın gerekçelerini tarttığında, şöyle karşılık verebilirdin:
“Seninle ilişkimi, yalnızca senin hatalarınla açıklayarak işin kolayına kaçtığımı iddia ediyorsun, ama ben, senin görünüşteki çabalarına karşın, işin zor tarafıyla yüzleşmediğine, tersine kolayına kaçtığına inanıyorum en azından. Önce sen de her tür suçu ve sorumluluğu üzerinden atıyorsun, yani bu noktada ikimizin tavrı da aynı. Ama ben ardından, düşündüğüm gibi açıkça bütün suçu sana yüklerken, sen aynı zamanda ‘aşırı zeki’ ve ‘aşırı şefkatli’ de olmak ve beni her türlü suçtan beraat ettirmek istiyorsun. Tabii bu sonuncusunu ancak görünüşte başarabiliyorsun (daha fazlasını da istemiyorsun zaten) ve yaradılış ve doğa ve karşıtlık ve çaresizlikle ilgili tüm ‘süslü sözler’e karşın, senin yaptığın her şey yalnızca kendini savunmak iken, aslında saldırgan kişinin ben olduğum sonucu çıkıyor satır aralarından. Şimdi yalnızca bu samimiyetsizliğinle bile yeterince şey elde edebilirdin, çünkü üç şeyi kanıtladın; birincisi, kendinin suçsuz olduğunu, ikincisi, benim suçlu olduğumu ve üçüncüsü, büyüklüğün sayesinde yalnızca beni affetmeye değil, üstelik bir de daha fazlasını ve daha azını benim de, tabii ki hakikatin aksine, suçsuzluğumu kanıtlamaya ve kendini buna inandırmaya hazır olduğunu. Şimdi bu kadarı bile senin için yeterli olabilirdi, ama daha yetmiyor. Zira tamamıyla benden geçinmeyi kafana koymuşsun. Birbirimizle savaştığımızı kabul ediyorum, ama iki türlü savaş vardır. Bağımsız hasımların güçlerini tarttıkları şövalyece savaş; herkes kendi başınadır, kendi yenilgisini yaşar, kendi zaferini kazanır. Ve bir de yalnızca sokmakla kalmayan, aynı zamanda hayatını sürdürmek için kan emen böceklerin savaşı. Asıl paralı askerler bunlardır ve sen busun. Yaşama becerisinden yoksunsun; ama hayata rahatça, kaygısızca ve kendini suçlamadan yerleşebilmek için, tüm yaşama becerini elinden aldığımı ve kendi cebime koyduğumu kanıtlıyorsun. Yaşamak konusundaki beceriksizliğin artık seni ne ilgilendirecek, sorumlusu benim zaten, sen rahatça uzanıyorsun ve kendini hayatta, hem bedensel hem de zihinsel olarak bana çektiriyorsun.”
A.Ömer Türkeş, Radikal Gazetesi Kitap Eki 27.06.2008
“…beni kıskıvrak yakalayan şeyin, sana dokunması bile gerekmez ya da tersi; senin için masumiyet olan şey, benim için suç olabilir ya da tersi; sende hiçbir etki yaratmayan şey, benim mezarım olabilir.” (s:55)
Kafka’nın Babaya Mektup’u 1919′da yazılmış, yazıldıktan 30 yıl sonra, 1950′lerin başında arkadaşı Max Brod tarafından gün yüzüne çıkmış bir eser. Bir oğul’un babaya söylemek istediği ama söyleyemediği bir iç döküş, kendini ifade etme… Varlığın var’dan çok hiç’e yaklaşmasındaki etmenlerin Kafka tarafından mümkün olduğunca objektif bir üslupla yazıya dökülmüş hali.
Babayı değerlendirirken, onun her hareketini ol’duğu insan olmasının nedeni olarak görme vardır bu mektupta. Bu ol’uşun iki temel nedeni olarak, babasının eğitimini ve kendi itaatkârlığının sonucunu gösterir. Ezik, korkak, silik, zayıf, ürkek, kararsız, huzursuz… bir karakter olarak kendi tahlilini yapan Kafka’nın kaygısızlığa ve soğukluğa yönelmesinin ardındaki asıl neden, Baba korkusu’dur.
Sadece ruhsal özellikleriyle değil, fiziksel özellikleriyle de(s:18-19) oğlunu ezen bir babadan duyulan korku. Çocuk Kafka’nın bu korkusuyla Kafka, dünyasını üçe böler: “benim, yani kölenin, yalnızca benim için icat edilmiş ve üstelik bilmediğim bir nedenle asla tümüyle yerine getiremediğim yasaların boyunduruğu altında yaşadığım bölüm, sonra senin, yöneterek, emirler yağdırarak ve bunlara uyulmadığında öfkelenerek yaşadığın ve benimkinden alabildiğine uzak bir ikinci dünya ve nihayet tüm diğer insanların, emirler ve itaatten bağımsız, mutlu yaşadıkları üçüncü bir dünya.” (s:22-23)
Baba korkusunu yenmenin çözümü: Kaçış.
Kaçmak… Evlilik bile bu kaçma girişiminin bir sonucudur. Çünkü evlilik, babayla denk olma, onun otoritesine ve haklarına sahip olma… şeklindeki bir mantıkla -istememesine ve bunun da kararsızlığını yaşamasına rağmen, sırf evlenmek için- evlenerek bir yarayı kapama girişimi anlamına gelmektedir. Aslında onun çocukluğundan kazandığı bir savunma mekanizması olan kaçış’ın olgunluk döneminde evlilik olarak somutlaşmış halidir bu.
Kardeşi Elli’nin evliliğiyle(s.38) babasıyla arasındaki savaşı kazandığını düşünmesi, kendisinde de evlilik fikrinin bir tür savaşı kazanma, özgür olma… anlamına geleceği düşüncesine neden olur:
“Gerçekte evlilik girişimleri, senden kaçmak için en görkemli ve umut verici çabaya dönüştü, ne ki ardından gelen başarısızlık da aynı ölçüde görkemli oldu.” (s:53)
Oysa istediği evlilik değildir. Ki babası, Kafka evlenmek istediğinde -mantık evliliğidir bu- kendisini eleştirince babasına kızma nedeni çok farklıdır. Sorun, babasının kızı reddetmiş olması değildir; Kafka’yı üzen, babasının kendi karar erkini ezmesi, aldığı kararı beğenmemesi, kendisini -bir kez daha- bir hareketi yüzünden eleştirmesidir. Evlilik, bağımsızlaşmak anlamına gelse de, evlenmemesinin ardındaki tek suçlu babası değildir ve farkındadır kendisi de bu durumun. “zihinsel açıdan evliliğe yatkın olmamak”(s:60)tır asıl neden ve bu çözümün/evlilik, aslında kendi içindeki tutarsızlığını da belirtir.
Yazmak bile bu kaçış’ın (s.62-63) sonucudur aslında; yazmak, özgür olmaya çalışmaktır.
“Yazdıklarım seninle ilgiliydi, orada senin göğsünde yakınamadıklarımdan yakınıyordum yalnızca.” (s:48) der -bu mektubu yazdığında, üç eseri yayımlanmıştır- ve burada henüz özgür olamadığını belirtir. Yazma ediminin temelinde dahi babası vardır, babadan kaçmak, özgür olmak… olarak belirtse de nedenlerini, aslında babası tarafından onaylanmak isteminin dışavurumudur bu.
İlginç olansa bu baba-oğul ilişkisinin güçlü-güçsüz, ezen-ezilen, otorite-çalışan, bürokrasi-halk… gibi Kafka’nın en önemli konularına ve karakterlerine-edilgen, değersiz, başarısız…- bir temel oluşturmasıdır. Özellikle babasının yanında çalışanları ezmesi ve zalimliğini(s.35) aktardığı bölüm, baba figürünün; otorite baskısını anlattığı romanlarının ardındaki temel neden olduğunu göstermektedir.
Mektubun sonunda babasının kendisine verdiği cevabı hayal ederek kendi sorularına, değerlendirmelerine, kendi bakışına cevap verir. Ama babasının bu savunmasına verdiği cevap neredeyse mektubun geneline yayılmış olan fikirdir:
“Beni sen böyle eğittin.”
Baba-oğul çatışmasının, onaylanmak istenen oğulun, oğlunu seven ama bunu gösteremeyen bir babanın, sevgisini göstermekten çok eleştiren, kendi yaşadığı zorlukları yaşamayan ve bunu devamlı çocuklarının yüzüne vurarak kendi yaşadıklarıyla çocuklarını ezen bir babanın anlatımı Babaya Mektup. Aynı zamanda kendi kişisel hikayesini yaşadığı döneme aktaran/uyarlayan ve tespitleriyle kendisinden sonraki kuşakları etkileyen ve hala etkilemeye devam eden bir yazarın biyografik özellik gösteren eseri.
Babası olmasaydı Kafka olur muydu?
Babası olmasaydı Kafkaesk roman dediğimiz tür doğar mıydı?!
Babası olmasaydı günümüzde dahi kendimizi öyle hissettiğimiz Kafka karakterleri olur muydu?…
Her olayın bir sebebi bir de sonucu vardır ve sebepler sizi üzerken, kırarken… sonuçlar tam tersi olabilir. Sizin kaybınız başkalarının kazancı olabilir. Sizi kırıp inciten başkalarına ders olabilir… ve yazıya dökülen hayatınızın şifreleri, değeri yıllar sonra anlaşılan ve hiç tanışmayacağınız insanların hazinesi olabilir… Hayatın ironisi olmalı bu.
Kafka’nın Babaya Mektup ve Milena’ya Mektuplar’ını okuduğumda soğuk, uzak ve yazar Kafka, yaşayan kanlı canlı insana büründü; hayatımdaki en önemli ve değerli insanlardan biri haline geldi. Milena’ya Mektuplar’ın kimi yerinde kendimi Kafka gibi hissettim, aslında o, benmişim gibi hissettim. Yalnızlığı, rahatsızlığı, zaafları, güçsüzlüğü, beklentileri… Uzaktan görünen ulaşılmaz, soğuk fildişi kulenin aslında yalnızlıkla ve hayal kırıklıklarıyla örülü dünyasında onun güçsüzlüğünü ve hastalığını ve bunun asıl nedenlerini o kadar derinden paylaşıyor ve o kadar iyi biliyorum ki… Şimdi geriye ondan bir ya da iki eser kaldı okumadığım, onlar da tamamlandığında, başa döneceğim, özellikle kendi yaşamına dair kelimelerin, hislerin, dünyanın olduğu yapıtlara: Babaya Mektup’a ve Milena’ya Mektuplar’a.
Franz Kafka, Babaya Mektup, Can yayınları, çev. Cemal Ener, 3.basım.

Wednesday, August 21, 2013

Derya Sönmez’den “Kaya Mezarları” adlı öykü



 
Ölümüm
Saçları is kokulu sevdiceğim
Kaç yangından arta kalansın sen
Hâlâ kaç yangını kovalamaktasın

 En kötüsü oldu Yunemah, korktuğundan da kötüsü. Unutuluşun derin kuyusuna yuvarlanmaktan kurtulamadın. Artık sen de oradasın. Ezelden beri varolmadığın gibi, ebediyeti de kucaklayamadın. Zerrelerine ayrışan bedeninin hâlâ buralarda, bir ağaç yaprağında sabah güneşini selamladığını ya da avare bir böceğin yardımıyla çiçek çiçek dolaştığını düşünerek avunabilirsin. Daha da ileri gidebilir, ömrünü uğruna harcadığın, varlığının biricik amacı varsaydığın bu yapının hâlâ ayakta kaldığını umabilirsin. Yapıtının bunca zaman sonra bile tanımadığın insanlar tarafından hayretle seyredilmesi huzursuz ruhunu bir nebze rahatlatabilir. Şunu bil ki Yunemah yaşamını, inşa etmekle geçirdiğin bu devasa yapı, ufak tefek birkaç hasarı saymazsak olduğu gibi duruyor. İnsanlar binlerce yıldır ona bakıyorlar. Adeta sanat eserine öykünen bu tarihi kalıntıyı onca yokluğa rağmen yapmanı övseler de, ömrünü böylesine harcadığın için sana acıyor, içten içe alay ediyorlar. Onlara kızmadan önce bir şey daha belirteyim ki öfkeni, bu beklenmedik konuklar arasında insaflıca bölüştürebilesin. Ziyaretçilerin yanlızca geveze turistlerden, meraklı gezginlerden oluşmuyor. Bir de kanını, canını emmeye gelen tekinsiz kişiler var, ben varım. Havanın karardığı, etrafta kimsenin olmadığı zamanları kollarım. Gözlerim karanlığa alışkın, ellerim beceriklidir. Senden çaldığım yalnızca sonsuz hayat değildir elbette. Mezar taşını süsleyen altın kartal kabartmasını beceriksizce kazıyarak yiğitliğini ve cesaretini, zorlu bir çarpışmada kazandığın kutsal mızrağını alarak şerefini, göksel tahtını simgeleyen heykellerle imparatorluğunu çalarım. Artık geri dönüşsüz bir yoldasın. Ruhun geri dönse bile, yaşarken kazandığı asalet ünvanlarından hiçbirini bulamayacak, baştan başlamak zorunda kalacaksın. Söyle Yunemah, hadi söyle, sırf bu yüzden vazgeçer, unutulmaya razı olur muydun?
Kral olduğunu da nereden çıkardım, sıradan bir işçiydin belki de. Lahitinin sadeliği bunu gösteriyor. Öyleyse senden çaldığım yalnızca ölümsüzlük olmalı. Peki ya benim kazandığım ne? Ah Yunemah, nasıl benziyoruz bir bilsen. Bir ev yaptırırım belki. Henüz hayattayken çürümeye başlamış bedenimden daha uzun yaşayacak bir taş yığını. Sonra bir tane daha ve bir tane daha, ömrüm yettiğince çok sayıda. Doğacak çocuklarım için bir yuva, sadece barınmaları için değil, öldükten sonra beni hatırlasınlar, ansınlar diye. Şimdi kanlı canlı karşımda dursaydın, suratımın ortasına okkalı bir yumruk indirirdin belki. Dur hemen öfkelenme, henüz hiçbir şey bilmiyorsun.
Senin yaşadığın zamanları düşlüyorum. Tüm günü, elindeki keskileri, delici taşları kaya yüzeylere sürte sürte büyük şatolar inşa etmekle geçiriyorsun. Geniş kaya yüzeyleri bütün heybetiyle yükseliyor önünde. Başını kaldırıp zirveye doğru baktığında kalker kayaların kireçli yüzeylerini görüyorsun. Onlarca işçiyle beraber gün ağarınca başlıyorsun çalışmaya  Yorgunsun. Elindeki keskiyi çatlaklardan birine dayayıp yavaşça oyuyorsun kayayı. Dikkatli olmalısın. Kalker kayalar gevrektir. İstediğin büyüklükte bir tabakayı kaldırmak için ne kadar güç harcaman gerektiğini iyi hesaplamalısın. Karanlık basınca tüm günün yorgunluğu hücum ediyor üzerine, bir de gökyüzünde akbabalar beliriyor. İnşa etmekte olduğun mezar şatolarına doğru pike yapıyorlar, sanki gözdağı vermek istiyorlar. Kalbine bir hançer saplanıyor böyle zamanlarda. İnsanın dirisine dağdağalanan bu gavurların, ölüsüne neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorsun. En çok korktuğun neydi acaba? Ölümün sinsice yaklaşıp seni beklemediğin anda, henüz sonsuz hayat için hazırlığını yapamadan yakalaması mı?
Mezarının çevresi, öbür dünyada kullanman için hazırlanmış eşyalarla çevrili. Boş bir testiyi kulağıma götürüyorum. Sesler duyuyorum. Ayinlerden kalma boğuk çığlıklar, huzursuz ruhunun haykırışlarına karışıyor. Buradaki eşyalar tıpkı istiridye kabukları gibi bulundukları mekânın seslerini toplar, yoğunlaştırır ve birbirine bakan eğimli yüzeylerinde sonsuza dek sürecek bir ses yankısına neden olur. Alışkın kulaklar, eşyalardan yayılan çığlıkları mezar odasına girdiği anda duyabilir. Bense seslerle birlikte yaşarım. Gecenin sakinliğinde uykuya dalarken, sabah gözlerimi açtığımda, günün herhangi bir zamanında ama illaki sessizlikte. Belki de bu yüzden çok konuşurum. Tedirgin zihnimin oynadığı küçük bir oyundur bu, çaldığım yaşam tomurcuklarının intikamı, bir meslek hastalığı.
Bilmiyorsun Yunemah. Senin değerini en çok ben bilirim. Sana nasıl öykündüğümü, varlığımı anıtlaştırmak, senin gibi sonsuz kılmak istediğimi bilmiyorsun. Seninkinin yanında nasıl gülünç bir çaba. Sen kazanamayacağın savaşlardan bile bir destan çıkarmayı biliyordun. Hiçbirimizin cesaret edemediğini yaptın, en büyük düşmanınla uzlaşmayı başardın. Yüzyıllardır koynunda yatıyorsun. Hâlâ düşmanın mıyım, şimdi söyle? Sen Yunemah sonsuz bir uykuyu uyumaktasın. Sen zamanın ve zamansızlığın anıtısın. Anlat bana, zamansızlık nedir. Anlat ki eksikliğinde oluşacak boşluktan zamanı tanıyabileyim.
Benim sözlerim bitti. Artık seni dinlemek isterim.