Friday, May 22, 2015

Refik Halit Karay ve… Eskici



Refik Halit Karay ve… Eskici

Yurdundan 16 yıl ayrılmak zorunda kaldığı dönemde etkisi altında kaldığı “vatan hasreti”, Refik Halit’i daha büyük bir yazar yapmış ve “Gurbet Hikayeleri” ortaya çıkmıştır. Adeta sözcüklerden tasarruf edercesine, bunca yoğun duygu nasıl olabiliyor da kısacık öykülerde bu denli ahenkli ve duygulu aktarılabilmiştir şaşar kalırsınız.                                                              
                                                                                                                          
Refik Halit Karay
Türk edebiyatında öykü denilince akla ilk gelen adlardan birisi de hiç kuşkusuz ki Refik Halit Karay’dır. Refik Halit aramızdan 1965 yılında ayrılmıştır.
Refik Halit kırka yakın kitabıyla edebiyatımızın en verimli adlarından birisidir. Yazı yaşamına gazetelerde çeviri yaparak başlayan yazarımız, bu yazıları yüzünden 1913’te sürgün cezası almıştır. Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’te geçen sürgün yıllarının ürünü, gözlemlerine dayanan “Memleket Hikayeleri”dir. Sürgün sonrası İstanbul’a dönmüş ve Robert Kolej’de öğretmen olmuştur. Refik Halit 1922’de Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmış ve 16 yıl Beyrut ve Halep’te yaşamıştır. Bu yıllarının ürünü ise “Gurbet Hikayeleri”dir. 1938’de Türkiye’ye dönüşünden sonra romana ağırlık vermiş ve bu yapıtları da çok sevilmiştir.
“Ben Anadolu’yu bir köylü olarak değil, varlıklı bir şehir delikanlısı olarak gördüm ve anlattım” diyen Refik Halit’in kaleminde Anadolu insanı “Memleket Hikayeleri”nde yakından incelenmiş, onun yaşadığı doğa ve çevre tanık olduğu olaylar sayesinde bizlere aktarılmıştır. “Memleket Hikayeleri” Anadolu’nun tüm gerçeğini ve iç dünyasını tanıtan gerçek öz hikayelerdir ve bugün için bile tazeliğini koruyabilmektedir. Bu öykülerde içiniz ezilir, birisini okuduktan sonra ikincisine geçemezsiniz ve yazar ile birlikte satırların arasında kaybolur, yaşanan acıyı birebir yaşarsınız. Yazarımız bu yapıtında kendi zamanına dek Anadolu insanı ile ilgili hiç ele alınmamış; fabrika, patron ve işçi ilişkileri gibi döneminin çok ilerisinde olan konulara da yer vermiş ve
bizlere çok değişik bir yelpaze sunmuştur. “Memleket Hikayeleri” konusunda bir ilktir.
Tamamı Fransızca yayımlanmış ve çoğu dünya dillerine çevrilmiş “Memleket Hikayeleri” için Prof. Sabri Esad Siyavuşgil “(…) Bu öyküleri salt bir güzel yazı okumak keyfi, katkısız bir edebi zevk için ezberlemiştim, şimdi onları yeniden okuyor ve her birinde, o edebi keyfin ötesinde, bambaşka hazineler keşfediyorum” dedikten sonra, “(…) Bana o hikayeler, bugün, Anadolu’nun insan ve sosyal hayatı üzerine yazılmış ve yazılacak en azametli psikoloji ve sosyoloji eserlerinden daha etraflı, daha derin, daha dolu ve daha gerçek geliyor. Öyle sanıyorum ki, bu hikayeleri okumadan Anadolu’yu anlamanın, anlamaya başlamanın imkanı yok. (…) Anadolu’yu keşfe hazırlananlara, haritaya bakmadan ve yola çıkmadan önce, o yarım yüzyıllık ‘Memleket Hikayeleri’ni okumalarını salık veririm” diyerek yazarımızın bu yapıtındaki olağanüstü başarısının altını çizmiştir.
 Türk öyküleri üzerine akademik çalışmalar ve çeviriler yapan Alman Profesör Otto Spies’e göre, Refik Halit’in “Memleket Hikayeleri”nde ulaştığı yüksek sanat örneğine bir daha erişilmemiştir. Dil, üslup ve edebi yönden bugün de aşılamayan bu hikayeler, modern Türk edebiyatının en güzel ürünleridir.
Yurdundan 16 yıl ayrılmak zorunda kaldığı dönemde etkisi altında kaldığı “vatan hasreti”, Refik Halit’i daha büyük bir yazar yapmış ve “Gurbet Hikayeleri” ortaya çıkmıştır. Adeta sözcüklerden tasarruf edercesine, bunca yoğun duygu nasıl olabiliyor da kısacık öykülerde bu denli ahenkli ve duygulu aktarılabilmiştir şaşar kalırsınız.
Refik Halit’in beni etkileyen bir başka yönü ise dil konusuna vermiş olduğu önem ve sade yazı dilinde göstermiş olduğu başarıdır. Bugün çok eksikliğini duyumsadığım eski edebiyat kitaplarımızda Refik Halit’in sade dili ve Türkçe’yi güzel kullanımındaki başarısı üzerinde çok durulur, hatta Yakup Kadri’nin aynı dönem yazılarından alınan alıntılarla birebir karşılaştırılırdı. Refik Halit yapıtlarını halkın anlayabileceği günlük dil ile yazmakla kalmamış aynı zamanda dil konusunda bize belleklerimizden hiçbir zaman silemeyeceğimiz Türk dili üzerine yazılmış en güzel öykülerden birisini, belki de en güzelini “Eskici”yi yaratmıştır.
Yahya Kemal Beyatlı, “Bizi ezelden ebede kadar bir millet halinde koruyan, birbirimize bağlayan dilimizdir. Bu bağ öyle bir bağdır ki, vatanın hudutları koptuğu zaman bile kopmaz. Hudutlaraşırı bile bizi birbirimize bağlı tutar” derken birey için ana dilin önemini vurgulamış, Refik Halit de “Eskici”de bu gerçeği en yalın ve en acı bir biçimde yakalamıştır. Öğretmenlerimizin bu öyküye titizlikle zaman ayırmasını, mutlaka okutmalarını ve yeni yetişen kuşakların “Eskici”yi hakkı ile öğrenmelerini dilerim.
Satırlarımı tamamlamadan önce sizlerle bir gerçeği daha paylaşma gereğini hissediyorum. Milli Mücadele döneminde, Türk’ün var olma savaşımına karşı tavır takınan ve yurt dışına sürülen 150 kişinin arasında sanatına çok büyük hayranlık beslediğim Rıza Tevfik ve Refik Halit’in olmasından ve bu yanlış tutumlarından (büyük bir imparatorluk çökerken herkes ileri görüşlü olamayabilir gibi bir özüre sığınmaya çalışmama karşın) her zaman çok büyük üzüntü duymuşumdur. Atatürk, yazılarını ve öykülerini çok sevdiği Refik Halit’in yurda dönmesinin sağlanmasını bizzat çok istemiş, konuyu yakından takip etmiş ve 1938 yılında af kanunu çıkmıştır.
Refik Halit Karay ise, ölümünden iki yıl önce yazdığı “Bir Ömür Boyunca” adlı yapıtında Mustafa Kemal Atatürk’ü, “Ömrü boyunca tanıdığı en büyük dev” olarak tanımlamıştır.
Türk edebiyatında çok özel bir yeri olduğuna inandığım ve kalbimde çok ayrı bir yeri olan bu öyküyü sizlere sunuyorum.


Eskici
Vapur rıhtımdan kalkıp da Marmara’ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar: “Çocukcağız Arabistan’da rahat eder” dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olmanın uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.
Önce babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyla halasının yanına, Filistin’in sapa bir kasabasına gönderiliyordu.
Hasan vapurda oyalandı; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şirin konuşmalarıyla da güvertede yolcuları epeyce eğlendirmişti.
Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı. Kalanlar bilmediği bir dilden “Hasan gel! Hasan git!” demiyorlardı; adı değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti.
“Taal hun yâ Hassen!” diyorlardı. Yanlarına gidiyordu.
“Ruh yâ Hassen…” derlerse uzaklaşıyordu.
Hayfa’ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık ana dili büsbütün işitilmez olmuştur. Hasan köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, hep susuyordu.
Fakat hem tümüyle çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler  de seyrekleşti.
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çıplak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cilâ ile, kızgın güneş altında, fırıl fırıl yanıyordu.
Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı. Çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile… Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.
Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağını göstererek sordu; o güldü:
“Gemel! Gemel!” dedi.
Hasan’ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüveren cansız bir göğüs…
“Yâ habibî! Yâ aynî!”
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar…
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu. Öyle, haftalarca sustu.
Anlamaya başladığı Arapça’yı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, gene susuyordu. Hep sustu.
Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları (bir tür yöresel deri ayakkabı) vardı. Saçlarının ortası, el ayası kadar sıfır numara makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.
Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı.
Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kılıklı bir adam girdi. Torbasında da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.
Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler. Satıcı iskemlesine oturdu; Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyordu ki… Şaşarak, eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik sapsız bıçağı ile kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, İstanbul’da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.
Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından ana diliyle sordu:
“Çiviler ağzına batmaz mı senin?”
Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan’ın yüzüne baktı:
“Türk çocuğu musun be?”
“İstanbul’dan geldim.”
“Ben de o taraflardan… İzmit’ten!”
Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantolonu dizlerden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve İstanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun sade içine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı.
Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.
Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:
“Ne diye düştün bu cehennemin ortasına sen?”
Hasan anladığı kadar anlattı. Sonra Kanlıca’daki evlerini tarif etti, komşusunun oğlu Mahmut’la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yatak serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu:
“Sen niye buradasın?”
Öteki başını ve elini şöyle salladı: Uzun iş mânâsına… Ve mırıldandı:
“Bir kabahat işledik de kaçtık!”
Asıl konuşan Hasan’dı, altı aydan beri susan Hasan… Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları titreyerek taze, gevrek, billûr sesiyle bitevîye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de ara sıra “Ha! Ya! Öyle mi?…” gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgârını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu.
Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu. Fakat nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini büktü, çivi kutusunu kapadı, kiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep ağır ağır yaptı.
Hasan, yüreği burkularak sordu:
“Gidiyor musun?”
“Gidiyorum ya, işimi tükettim.”
O zaman gördü ki küçük çocuk, memleketlisi minimini yavru ağlıyor… Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları; dışarının rengini geçiren manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyla yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.
“Ağlama be!.. Ağlama be!”
Eskici başka söz bulamamıştır. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlamaktadır. Bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
“Ağlama diyorum sana! Ağlama!..”
Bunları derken onun da katı, nasırlanmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı, ama yapamadı, kendisini tutamadı, gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların –Arabistan sıcağıyla yanan kızgın  göğsüne– bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.

NOT: "hem osmanlı hem de cumhuriyet döneminde sürgün'le cezalandırılan muhalif bir yazardır. mahmut şevket paşa tarafından gönderildiği ilk sürgün yeri olan sinop'ta "memleket hikayeleri", cumhuriyet'e muhalif olduğu gerekçesiyle gönderildiği suriye'de ise "gurbet hikayeleri"ni yazmıştır. ayrıca "yezidin kızı" isimli kitabı nefistir." Eksi Sozluk

KAYNAK:
 http://demiratanlar.com/2012/07/20/refik-halit-karay-ve-eskici/

Monday, March 30, 2015

Manifesto, Avangard Sanat ve Eleştirel Düşünce


“Sanat Manifestoları - Avangard Sanat ve Direniş”, sunuş metni, der: Ali Artun (İstanbul, İletişim, 2010)
Janet Lyon          


Son iki yüzyıla ait sanatın tarihi daha yeni yazılıyor. 1968 ertesinde ‘Paris filozofları’nın, modern düşünceyi sarsan sorgulamalarından kaynaklanan Sanat Tarihi’nin büyük krizi sürmesine halâ sürüyor ama buna karşın sanatın tarihleri alabildiğine zenginleşiyor. Birkaç örnek vermek gerekirse: Romantizmi modern bir stil değil de, modernlikten bir kopma olarak inceleyen çalışmalar kabarıyor. Bütün tarihiyle birlikte bizzat sanatı da yok etmeye yönelik kültürü doğuran, Paris’in 1850-1900 arasındaki metropolleşme dönemi anbean yeniden yaratılıyor. Salt sanatı baştan çıkaran bohemya üzerine ardı ardına araştırmalar yayınlanıyor. 1789’dan 1968’e birbirini izleyen devrimlerde sanatın siyaseti araştırılıyor; örneğin, Alman kentlerinde yaşanan 1918 Devrimi sırasında sanatın örgütlenmesi, “modernist enternasyonal”in milliyetçiliğe direnişi neredeyse gün gün taranıyor; bu esnada yayınlanan yüzlerce manifesto, dergi, bildiri aranıp bulunuyor. Bauhaus’un önce Alman milliyetçiliğiyle, ardından sırasıyla Bolşevizm, Nazizm ve ABD liberalizmiyle nasıl flört edebildiğini keşfediyoruz. Kurt Schwitters’in 1937’de Nazilerden kaçması nedeniyle yarım kalan ve daha sonraki savaşta imha olan Merzbau projesi 2006’da yeniden kuruluyor; Amsterdam radyosunda Ur-Sonata’larının kayıtları bulunuyor. Modern müzeciliğin merkezleri olan Louvre, British Museum ve Berlin Altes gibi emperyal müzelerin modernliğin kurulmasındaki etkileri, küratoryal politikaları, koleksiyonları ve mimarlıklarıyla ilgili merak, yeni yayınlar çıktıkça durulacağına daha da artıyor. British Museum kendi tarihini müzeleştiriyor; Documenta kendi geçmişini sergiliyor vb. Bunlardan başka, Doğu Avrupa, Batı’yla kaynamadan önceki döneme ait sanatını kurtarmaya çabalıyor; Afrika ve  Asya’daki koloniler, Avrupa-merkezli anlatılardan sökmeye çalıştıkları kendi, ‘öteki’ modernizmlerini keşfetmeye girişiyorlar; post-kolonyal bir kültür paradigması geliştiriyorlar… Ve Sanat Tarihi, Preziosi’nin deyişiyle, “kendi tarihini sanatsallaştırıyor”: Modern sanat tarihine damgasını vuran Vasari’nin biyografik, Burckhardt’ın kültürel, Winckelmann’ın ulusal, Wölfflin ve Riegl’in formalist, Gombrich’in Hegelci modelleri sökülüyor. Farklı bütün zamanlara ve mekânlara özgü sanatları ulus/stil/form gibi ortak bir tasarım bağlamında rasyonelleştiren (bilimselleştiren) yekpare, evrensel anlatılar Rönesans’tan bu yana ilk kez parçalanıyor. Sanat hareketleri, bir semiolojiye, bir ikonolojiye, ya da salt maddeye indirgenmiş formalist tarihlerin gramerinden sökülerek hayatın ve siyasetin bağrındaki hakikatine iade ediliyor.

Bütün bu arkeolojiyi kamçılayan, estetik modernizme ve modernizmin koşullandırdığı avangarda duyulan bitmez tükenmez ilgi. Sanatın yalnızca bütün tarihine değil, bizzat varlığına da kast etmesine gösterilen merak. Sanatın hayatı ele geçirmeye yönelik cüretine ve hayallerine duyulan tutku. Bu tutku tam da modernizmin parçalandığı bir zamanda alevleniyor. Belki de Benjamin’in düşündüğü gibi, tarih ancak geçmişin yıkıntılarından yapılıyor. Bugün bir yandan postmodernist sanat, taklit ya da tahrip ederek modernist estetiği yağmalayıp tarihsizleştirirken; diğer yandan, sanatın hakikatine, tarihe ve eleştiriye inananlar, tarihin bu en çılgın, en aykırı, en şiirsel deneyimini harıl harıl restore ederek, onun büyüsünü sürdürmenin yollarını arıyorlar. Bu yolda, başta sanatçıların eserleri olmak üzere, kitaplar, dergiler, gazeteler, fotoğraflar, yazışmalar, notlar, defterler, çizimler, eşyalar, kayıtlar ve her türlü sayısız belge didik didik ediliyor. Ama bunlar arasında en hakikileri, kuşkusuz manifestolar. Onlar hem birer metin, hem de birer olay. Sanat dininin hem duaları, hem bedduaları.


fikriolgusu                                                                                   
Janet Lyon          
                                                                                               
Manifesto, Fransız Devrimi’yle doğuyor: “Özgürlük! Eşitlik! Kardeşlik!” İki yüzyıllık bütün tarihi boyunca da modernliğin bu vaadinin peşine düşecek. 19. yüzyılda vaadini tutmayan burjuvaziye karşı siyasal avangardın öncülük ettiği başkaldırıların çığlığı olacak. 20. yüzyılda ise manifesto formuna sanatın avangardı sahip çıkacak. Çünkü artık umudun sözcülüğünü daha ziyade sanat üstlenecek.

 1797’de idam edilen Babaeuf,  19. yüzyılda Paris’i saran gizli devrimci derneklerin, anarşist “eşitlikçi” komploların, avangard siyasetin babası sayılır. Bütün düşüncesini ve eylemini, arzuları iktidara geçirecek komplolara hasreden Auguste Blanqui’nin üstadı da Babaeuf’tür. Walter Benjamin’e göre modernizmin babası Baudelaire de bir komplocu sayılır. Ancak o, her sözcüğünü gizli görevlere atadığı diliyle komplo kurar. “Blanqui’nin eylemi, Baudelaire’in düşünün kardeşidir."[“Şimdi kararlı olarak davranmanın vakti gelmiştir. Halkın çektiği çileler artık son kertesindedir ve yeryüzünü karartmaktadır… Siz, baskı altında inleyenler, gelin bize katılın: doğanın bütün çocuklarına bahşettiği ziyafeti paylaşın”. [Gerçek eşitlik devrimine katılın, zira] “her insan aynı ihtiyaçları duyar,  aynı melekelerle donatılmıştır, aynı güneşle ısınır, ve aynı havayı solur”. (Janet Lyon, s. 45)
Kendisi de bir ütopyayı ifade eden Fransız Devrimi’nin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” manifestosu, yeni bir ‘toplum’ kurmakta olduğunun bilincine varan metropol halklarını kendi ‘toplumsal devrim’lerini örgütleme hummasına yöneltir. Manifesto bu devrimci hamlelerin şiiridir. Savaşa savaşa gerçekleşen metropolleşmenin, toplumsallaşmanın bir ifadesidir. Komünistler, anarşistler, feministler, liberterler, cumhuriyetçiler; kısacası her modern toplumsal/siyasal avangard kendi hayallerinin iktidarını talep eder ve bunu manifestolarıyla duyurur. Genç Marx kadar, Courbet ve Baudelaire gibi asi sanatçılar üzerinde de etkili olan Proudhon, “mülkiyetin hırsızlık”, “anarşinin düzen” olduğunu ilan eder ve “yıkarak kurmaya” çağırır. Bakunin’in manifestolarında da “yıkmak şiirseldir”. Diğer bir anarşist lider, Kropotkin, “eğitimin amacının uzmanlaşma değil, güzeli anlamak” olduğunu bildirir. Kadınlara oy hakkı için savaşan feminist Pankhurst da devrim peşindedir: “Kadınlar militanlıklarıyla bir temizlik hareketi yürütmektedir. Temizlik, hiçbir yerde erkekler ile kadınlar arasındaki ilişkide olduğu kadar gerekli değildir… Büyük bir ayaklanma, büyük bir devrim, büyük bir patlamayla çirkinliklerin yok edilmesi; işte militanlık budur.”ô[3] Sonuçta, toplumsal devrimlerin ve ütopik toplumların örgütlenmesinde sanata biçilen rol bir “toplumsal sanat” bilinci geliştirir. Önceden teokrasinin ve aristokrasinin hizmetinde olan sanat, “toplum”un keşfedildiği modern çağda artık onun hizmetine girecektir.
İnsanlığın geleceğini bize bildirecek olanlar, Altın Çağı geçmişten geleceğe taşıyacak olanlar, hayalgücünün sahibi sanatçılardır.

Toplumsal sanat söylemini kuran Saint-Simon’dur.
19. yüzyılın devrimci siyaset söyleminde sanatın büyük toplumsal dönüşümlerdeki öncülüğü üzerinde en fazla duranlar, Saint-Simon (1760-1825), Fourier (1772-1837) ve William Morris (1834-1896) gibi romantiklerin sosyalist ütopyalarıdır. Aslında Jean Baptiste Say’ın (1767-1832) ütopyası gibi liberal ütopyalardan pek de farklı olmayan Saint-Simon’un “organik toplum”u, sanat ile sanayinin kaynaştığı bir toplumdur. Dolayısıyla sanatçılarla bilim adamlarından oluşan bir elit tarafından yönetilir. 19. yüzyıl ütopyalarının temelindeki sanat-sanayi diyalektiği, 20. yüzyıl avangardının iki kampa bölünmesinde kendini gösterir. Bu kamplardan biri akla, diğeri hayalgücüne öncelik verir. Saint-Simoncu ütopya, Bauhaus, kontrüktivizm gibi akılcı avangardların ve zamanımızda tasarımın sanat üzerinde kurduğu egemenliğin habercisidir. Sanat, Saint-Simon’un “Yeni Hıristiyanlık” dünyasında seküler bir din halini alır: “Bugünden itibaren sanat dinimiz, sanatçı rahibimizdir.”[5] O zamana kadar askerî ve siyasal anlamlar taşıyan “avangard” terimini sanata takdim eden de Saint-Simon’dur. 1830’larda sanayici ve bilim adamlarına şöyle hitap eder: “Sizin avangardınız biz sanatçılar olacağız. Çünkü en ani ve en hızlı etki eden güç, sanatın gücüdür [...] İnsanların hayal gücüne ve duygularına seslendiğimiz için, her zaman en kuvvetli ve en kararlı etkiyi biz yaratırız.”Saint-Simon ‘tarikatı’nın dağıtılması üzerine örgütlenen Fourier’nin ideal cemaatleri –komünleri– falansterlerdir (phalanster). Bu aynı zamanda Fourieristlerin 1832’de yayınlanmaya başlayan dergisinin adıdır. Falansterler, hayal gücünün ve –başta cinsel özgürlük olmak üzere– tutkuların ve arzuların yönettiği “armonik evrenler”dir. Bu nedenle Fourier, Dada’dan sitüasyonizme uzanan avangard hareketlerin atası sayılır. Fourierist devrimcilik ve cemaatçilik, özellikle ABD’nin feminist ve işçi hareketlerinde de uzun zaman etkili olmuştur. Fourier’nin géometrie passionnelle ilkesine göre, birtakım tutkular formlarla özdeştir. Bu özdeşlik, toplumsal formlarla estetik formların örtüşmesine kadar varır. Bu neo-Platoncu düşüncelere göre güzel olanın –evrensel armoninin– geometrisine egemen olan sanat, toplumsal armoninin de cevheridir. Böylelikle estetik ve toplumsal armoninin yaratıcısı olan sanatçı, Tanrı mertebesine konur. Avangard manifestolar, öyle ya da böyle, hep Fourier’nin davasını güdeceklerdir.
William Morris de hayatın estetikleştirilerek, ya da ‘güzel’leştirilerek yenilenebileceğine inanır. Hocaları, başta John Ruskin olmak üzere, İngiliz romantikleridir. Onun için, sanayiye karşı sanatı ve zanaati savunur. Bütün romantikler gibi sanatkârlığın doruğu sayılan Gotik mimarlığına hayrandır. 1890’da ütopyasını yayınlar: Hiçbir Yerden Haberler – veya Bir Barış ve Refah Çağı (Bir Ütopik Romanstan Bölümler). Morris, ütopyasında, devletin ortadan kalktığı ve her cemaatin kendi işlerini özgürce yürüttüğü bir “komünal yaratıcılık” toplumunu anlatır. İnsanların sadece haz almak için çalıştıkları ve bir “toplumsal devrim”le kurulan bu  “toplum, saf komünizmdir”.(*)Morris-Romantizm ilişkisi konusunda bkz: Miguel Abensour, “William Morris: Romans Politikası”,Devrimci Romantizm içinde, ed: Max Blechman (İstanbul:Versus, 2007).Sanatın toplumsal devrime öncülük etmesi düşüncesi zamanın sanatçıları arasında pek rağbet görmez. Gerçi 1848 Devrimi’nde Paris’te kurulan barikatlarda Baudelaire de görülür . Ellerinin barut kokmasıyla övünmektedir. Ancak onun attığı sloganlar oldukça alaycıdır: “General Aupick’e ölüm!” General Aupick, çok sevdiği annesini ondan kopartan ve ailesinden gelen gelirini kesen, Baudelaire’in can düşmanı, üvey babasıdır. Zaten bu olayda devrimin yenilgisi ve ortaya çıkan vahşet, sanatçıları toplumsal sanat düşüncesinden iyice soğutacaktır. Giderek sanatın toplum için değil sanat için yapılması düşüncesini geliştirirler. Bir Fourierist olan Théophile Gautier,Mademoiselle du Maupin’in önsözü olarak kaleme aldığı ve en erken sanat manifestosu sayılabilecek l’art pour l’art açıklamasını (1834) sonradan şöyle yorumlar: “Sanat için sanat, form için form anlamına gelmez. Dışardan herhangi bir düşünceyi, herhangi bir doktrinin istismarını, veya herhangi bir kullanımı reddeden, güzellik için form anlamına gelir.”
William Morris
Guy Debord         


Manifestoları kuran, modernliğe bağlanan umutların boşa çıkmasıdır; Janet Lyon’un deyişiyle, “tutulmayan sözlerdir”.[10] Hak aramak için sürdürülen mücadeleler giderek modernlik mitlerini hedef alır – tabii, başta akılcılığı ve ilerlemeyi. İşte bu ortamda “manifesto, evrensellik ideallerinin sorgulandığı bir tür politik dramaturji sunar.”[12]

Bu modernlik karşıtı söylemi besleyen, romantizmdir. Sanata modern tanımını kazandıran Kant, estetiği etikten ve lojikten ayırarak, sanatın amacının ve anlamının kendisinden ibaret olduğunu önerir. Sanata özerkliğini (otonomi) tanır. Sadece sanata değil, insanlara da. Onların da kendi iradeleri dışındaki güçler tarafından yönetilmelerine (heteronomi/yaderlik) karşı çıkar. Romantikler ise, özerkliği sayesinde başlı başına bir iktidar kazanan modern sanatın ontolojisini kurarlar. Modernethos ve logos felsefelerine karşı bir sanat düşüncesi geliştirirler. Yani ‘güzel’i, ‘iyi’nin ve ‘doğru’nun bilgisinden, epitemolojik egemenliğinden kurtarıp özgürleştirirler. Böylece, hem sarayın ve kilisenin yüzyıllarca süren himayesinden, hem de burjuva rasyonalizminin yarar (utility) ilkesinden kurtulan sanat, duyularımızı kendi özerkliği, özgür formu, safiyeti üzerinde yoğunlaştırır. Ve bu sayede özgür bir hayata işaret eder. Formun özgürleşmesi, insanlığın kurtuluşuyla ilgili umutları, ütopyaları uyandırır. Zaten romantizm ile ütopyalar çağdaştır. Ayrıca, Beiser’in belirttiği gibi “romantizm, modern ütopyaların estetiğidir.”[14]  Romantiklerin gerek siyasal, gerekse sanatsal manifestoların düşünsel ve edebî kuruluşları üzerindeki etkilerini vurgulamak amacıyla bu sanat manifestoları derlemesi  “Alman romantizminin edebî ve felsefî programını iki sözcükle”
 manifestolar
Hangisi olursa olsun her avangard tarihi romantizmle başlar.[16] Eğer Kant, sanatı, teorik ve pratik akıldan kopararak ona özerkliğini tanıdıysa, onu izleyen romantikler de bu özerkliği yapılandırmışlardır. Sanatın egemen bilgi rejimiyle, modernlikle düşünsel karşıtlığını kurmuşlardır. Baudelaire’in önderliğindeki modernistler ve avangard ise, sanatı topyekûn modernizasyon projesine karşı bir güç, başlı başına bir siyaset olarak örgütlemeye girişmişlerdir. Bu ruh, aslında daha geriye, Jean Jacques Rousseau’nun (1712-1778) uygarlık düşmanlığına ve barbarlık sevdasına kadar uzanır. “Sanatın yararsız ve işlevsiz olduğuna ilişkin öldürücü romantik darbe” modernistler tarafından iyice radikalleştirilir: “Sanat adına hayatın reddedilmesiyle yetinilmez, hayatı yalnızca sanatın meşrulaştırabileceği iddia edilir.”[18] Başka deyişle, hayatta rehberimiz, Sokrates’ten beri süregelen “modern kültür”ün dikte ettiği gibi ‘bilgi’ değil, sanattır. Hayat, ancak sanat için yaşamaya değer. Ya da, hayatın sanattan başka amacı yoktur. Veya, hayat sanattır.
Sanat ile siyaset, güzellik ile özgürlük arasındaki bağ, özerklikten kaynaklanır. Estetik modernizmin mekaniği, özerkliktir. Özerklik yoluyla modernist estetik yalnızca topluma değil, sanata da karşı çıkar. Bu yalnızca, klasik ya da modern, topyekûn sanatın reddi (anti-art) anlamına gelmez. Özerk sanatın hayata dönüşerek, özerkliğinin taşıdığı umutları, kendi devrimini ona da nakletmesi demektir. Artık ne topluma, ne de herhangi bir amaca veya güce hizmet eden “sanatın bir başına var olması bir kurtuluş vaadi taşır. Ancak bu vaadin yerine getirilmesi, sanatın kendi gerçekliğine son vererek bir hayat formuna dönüşmesi demektir... estetik devrim esnasında sanat kendi farklılığını silerek bir hayat formu olur.” Rancière, sanat ile hayat arasındaki bu dönüşümü, sanatın “metapolitikası” olarak anar: “Sanatın politikası, [...] daha doğrusu metapolitikası, şu temel paradoks tarafından belirlenir: Sanat, aynı zamanda sanat olmadığı veya sanattan başka bir şey olduğu zaman sanattır.”Sanat manifestolarının retorik, tematik ve poetik örgüsü
Guy Debord (1989)

Sanat manifestoları yoğun olarak Birinci Dünya Savaşı ertesinde ortaya çıkar. Ancak, manifesto çığırını açan metnin, Savaş’tan önce, 20 Şubat1909’da Paris’te Le Figaro gazetesinde yayınlanan “Fütürist Manifesto” olduğu varsayılır. Fütüristlerden önce hareketlerini bir manifestoyla duyuranlar, sembolistlerdir. Jean Moréas’ın kaleme aldığı “Sembolist Manifesto” 1886’da yayınlanır. Ama sembolistlere ait asıl manifestolar, iki şiirdir: Verlaine’ın L’art poétique [Şiir Sanatı] (1874) ve Mallarmé’nin Un Coup de dés [Bir El Zar] (1897) başlıklı şiirleri. Fütürizm öncesi manifestoların bir başka önemli örneği, Mallarmé etkisindeki Oscar Wilde’in Dorian Gray’in Portresi  romanına yazdığı sunuştur. “Fütürist Manifesto”nun yazarı Marinetti’nin de başta bir sembolist şair olduğu ve modernist edebiyatın Baudelaire, Flaubert gibi kurucularının sembolizmle olan ilişkileri hatırlanırsa, bu akımın manifesto formuna damgasını vurduğu söylenebilir. Gerçekten de sembolizmin imgeselliği, gerçeklikle meselesi ve sözcükleri anlamlarından kurtarıp özgürleştirmesi, manifesto formunda baştan beri etkili olmuştur.* Ayrıca, sanatın doğayla ve gerçeklikle, onların temsili ve taklidiyle ilişkisini koparması yönünden, sembolizm, modernist özerkliğin ilk ve en eleştirel, en etkili hareketini kurmuş ve böylece manifestolar çağını açmıştır.
(*) “İster fütürizm, ister dadaizm, ister sürrealizm adını alsın, son on beş yılın tüm avangard edebiyatında görülen tutkulu ses ve yazı oyunlarını, sanatsal oyalanmalar olarak değil, sözcüklerle girişilen büyülü deneyler olarak görmek gerek. Burada sloganların, sihirli formüllerin, kavramların nasıl birbiri içine geçirildiğini, Apollinaire’nin 1918 tarihli son manifestosu L’esprit nouveau et le poètes’teki sözleri çok iyi anlatır.” (Walter Benjamin, “Sürrealizm: Avrupalı Aydının Son Fotoğrafı”,Sanat-Siyaset içinde, ed. Ali Artun (İstanbul: İletişim, 2008) s. 59,60.[20] Aynı günlerde yayınlamaya başladıkları dergileri de, sürrealistlerin devrime olan bağlılığının işaretidir: Révolution  Surréalist*... Manifestolar devrimci bir gelenekten beslenir. Her manifesto, insanlığın kurtuluşu için gösterilen kahramanlıkların tarihine eklemlenir. Bu bakımdan ütopya kaderleridir. “Umut İlkesi”ne* bağlıdırlar. İnsanların bir ‘olay’ (event),bir mucize, bir altüst oluş sayesinde özgürlüklerine kavuşacağı umudunu yayarlar. Böylece nihayetinde hayat sanata dönüşecektir. İnsanlığın tarih öncesinde, örneğin birtakım ritüellerde olduğu gibi, sanat topluca üretilecek ve aynı anda topluca tüketilecektir. Özgürlüğün ve eşitliğin önündeki başlıca engelleri oluşturan işbölümü, yabancılaşma ve mülkiyet olmayacaktır. Zira herkes şairdir ve hayat şiirdir (Debord). Gerek antik ütopyalar (Jambulos’un Güneş Adaları, Aristophanes’in feminist ütopyası Kadınlar Halk Meclisi, Platon’un Atlantis’i ve Devlet’i [Politei], urbanizmin babası sayılan Hippodamus’un Komünal Kenti), gerekse modern ütopyalar (başta Thomas More’un türe adını veren Ütopya’sı [1516]) birtakım komünal cemaatler tahayyül ederler. Yani komünizm hayalini 19. yüzyılın modern siyasetine taşıyan başlıca mecra, ütopya edebiyatıdır. Ve manifesto ruhu ve formu baştan beri bu edebiyatta gizlidir. O kadar ki, Marx ve Engels’in arkadaşları olan filozof ve siyaset adamı Karl Kautsky, More’un Ütopya’sını bir avant le lettre komünist ütopya olarak değerlendirmiştir.Sürrealistlerin 1924 sonunda yayınlamaya başladıkları derginin başlığı.
(*)
Avangardın devrimci ve ütopyacı ruhu, kimi istisnalar dışında avangard sanatçıların  Marksizm’e ve zamanlarındaki Marksist siyasal hareketlere duydukları büyük ilgiyi de açıklar. Fransa’da sürrealistler, Almanya’da dadacılar, Hollanda ve Belçika’da Cobracılar arasında oldukça fazla sayıda komünist partisi üyesi bulunur. Aslında parti üyesi olmasalar da, 1917 Rus ve 1918 Alman devrimlerinin yarattığı kültürel dalgaya kapılmayan avangard sanatçı yok gibidir. Bu durum onların özerkliğe olan bağlılıklarını zedelemez. Aksine... Çünkü onlara kendi devrimlerini örgütleme fırsatları sunar. Özerkliği tehdit eden Stalinist kültür politikalarına karşı en erken ve en etkin hareketlerin başında sürrealizm gelir. Ve onlar bu muhalefeti Marksizm’e sahip çıkarak yaparlar: Breton’un “İkinci Manifesto”daki (1930) sözleriyle, “Sürrealizm kaçınılmaz olarak ... Marksist düşünce hareketine ve sadece bu harekete bağlı olduğu kanaatindedir.” Devrim ve ütopya artık onların meselesidir. Benjamin’e göre, “Bakunin’den beri radikal bir özgürlük kavramından yoksun olan Avrupa’ya” böyle bir kavramı sunan, sürrealizmdir. Bu, “hiçbir sınır tanımadan, hiçbir pragmatik hesap güdülmeden, dolu dolu” yaşanacak bir özgürlüktür. Sürrealizm, “devrim koşulları”na ilişkin sorulara komünistlerin vereceği cevabın “gittikçe daha yakınına” gelmiştir.”[23] Sorbonne Üniversitesi İşgal Konseyi, Çin Komünist Partisi’ne bir telgraf çeker: “Titreyin bürokratlar... geliyoruz”.  1968 manifestolarının ve sloganlarının canlandırdığı komünizm, ütopyalardaki aslını aramaktadır: “Çalışmaya Son”, “Bütün Ülkelerin İşçileri, Keyfinize Bakın”, “Marx’ı Tüketme, Yaşa”...(*)“Tabiat en güzel olanı yaratmaya mecbur kaldığında, bu biraz da ürkütücü bir şeydir.” Aktaran, Edgar Wind, Art and Anarchy (Illinois: Northwestern University Press, 1985) s. 97.
Manifestolar öyle bir ânı ifade eder ki, artık sabretmenin, uzlaşmanın, müzakerenin anlamı yoktur. Tarih o an kırılmalıdır. Zaman eylem zamanıdır, devrim zamanıdır, yıkım zamanıdır. İşte o zaman, şiddet yalnızca kaçınılmaz değil, kutsaldır, yücedir. Örneğin Fütürist Kadınlar Manifestosu dişilliğin zalimliğine seslenir (1912): “Kadınlar! Yeter artık bu namus baskısı, bu önyargılar! Yüce içgüdünüze dönün; şiddete ve zalimliğe dönün!”[26]“Sürrealizmin Politik Pozisyonu” başlıklı manifestosunda da Breton şiddet üzerinde durur ve şiddetin sanatın enerjisi olduğunu açıklar: “...yeni toplumun eşiğinde muazzam bir hazne keşfedilecektir. Bu hazne, tamamen silahlı olan sembollerin içinden fırlayarak kolektif hayatı işgal edeceği haznedir... Sorun, bilinçaltını şiddet fışkırtmaktan alıkoymak isteyen güçler koalisyonunun ilelebet ezilmesidir. Burjuva toplumu gibi, her yönden tehdit edilmekte olduğunu hisseden bir toplum, haklı olarak, böyle bir fışkırmanın onun ölümü olabileceğini düşünür.”[28] söyler.

Elbette şiddetin manifestolardan taştığı da olur. Manifestolar aynı zamanda edebî metinlerdir ama salt kurgu değillerdir. Sanatın şiddet çağrıları özellikle devrim zamanlarında yükselir. İşte, 1918 Alman Devrimi arifesinde ekspresyonistlerin yayınladığı, anarşist ve cinsel özgürlük taraftarıRevolution dergisindeki manifestolardan birkaç alıntı: “Uyanın! Uyanın! Sizi şiddet dolu bir ayaklanmaya, alev alev bir anarşiye çağırıyorum” ; “Devrim esnasında yıkıcılık ve yapıcılık özdeştir... Devrimci eylemlerin ne olduğuna gelince, örneğin, zalimlerin öldürülmesi, egemenlerin tahtlarından indirilmesi, sanata ve düşünceye ait eski yazıtların kırılması, bir sanat eseri yaratılması, seks.”

[30]Zamanında Sitüasyonist Enternasyonal üyesi olan ünlü sanat tarihçisi T. J. Clark’ın kurucularından olduğu ve yirmi yıldır California’da etkin olan Retort [Mukabele?] Grubu, Guy Debord’un gösteri toplumuyla ilgili tezlerinin, “her zamankinden çok, yaşamakta olduğumuz bu zehirli çağda açıklayıcı bir güce sahip olduğuna” inanmaktadır. Ve onlara göre, New York’taki olayın medyanın hiç durmaksızın çalışan “duygu makineleri”ni istila etmesi, gösteri toplumunun uğradığı müthiş bir “imaj yenilgisi”dir.

Stockhausen’in görüşünü paylaşan Paul Virilio da Sanatın Kazası kitabında Dünya Ticaret Merkezi saldırısında “teknolojinin, kazanın ve sanatın” birleştiğini belirtir. Ama Virilio’ya göre zaten bütün avangard şiddet içerir, çünkü dehşet içinde yoğrulur: “20. yüzyıl sanatı temel olarak teröristtir ve terörize olmuştur... İki dünya savaşıyla, soykırımla, tekno-nükleer güçle vb. mahvedilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nı hesaba katmadan dada veya sürrealizmi anlayamazsınız.”La Révolution surréalist dergisinin ilk sayısında şöyle bir anket duyurusu yayınlanır: “Yaşarsın, ölürsün. Özgür iradenin bununla ne alakası var? Öyle anlaşılıyor ki, kendini, aynen düş gördüğün şekilde öldürürsün. Öne sürdüğümüz, ahlakî bir sorun değildir. İNTİHAR BİR ÇÖZÜM MÜDÜR?”Bu soruya sürrealistler oybirliğiyle “hayır” cevabı verirler. Ama Antonin Artaud’nun belirttiği gibi, “sürrealizmde umutsuzluk gündeme gelmiştir, ve umutsuzlukla birlikte intihar… Bütün sürrealist gösteriler, içinde gerçek intaharın devreye girmediği bu intahar ruhundan pay almışlardır."
İntihar, avangardın soluduğu havayı üreten metropolün, onun cehenneminin bir sonucudur. Modern bir fenomendir. Benjamin, “Charles Baudelaire: Yüksek Kapitalizm Çağında Lirik Bir Şair” adlı metninde intihardan modern hayatın bir tutkusu olarak bahseder: “passion particuliére de la vie moderne”.[35](*)İzleyen iki paragraf, dört intihar sanatçısının geride bıraktıklarıyla ilgili belki de derli toplu yegâne kaynak olan harika bir kitaptan derlenmiştir: 4 Dada Suicides (bakınız son notlar).

Arthur Cravan [36](1898-1929) intiharın bir meslek olduğunu yazar. Breton’a göre, daha yirmi yaşındayken  kendini ölüme mahkûm etmiştir. Şairliği aylaklıktır, keşliktir, serseriliktir. Bir şeyler yazmasına yazar, ama aslen bir flâneur ve bir dandy’dir. Dadacılar arasında, Tzara’nın deyimiyle, “yamyamlık” tohumları eker. Devamlı parasızdır; alkol ve eroin bağımlısıdır. Bir sabah kaldığı klinikte kalbinden kendini vurur. Kalbinin yerini tutturmak için bir cetvel, tabancanın sesini boğmak için de bir yastık kullanmış, yatağı kirlenmesin diye de altına bir muşamba yaymıştır.(1902-1933) bir patafizikçidir. O nedenle hayal kurmaktan, ya da dalga geçmekten başka bir şey yapmasına gerek kalmaz. Kral Übü’nün yazarı Alfred Jarry’nin kurduğu  patafizik, metafiziğin ötesine geçen bir “bilimler bilimi”dir. Aslında bir modernlik yergisidir. Özellikle bilimle, sanayiyle alay eder. O nedenle Duchamp, Picabia, Ernst gibi makinelere takmış olan sanatçılar hep birer patafizikçidir. Breton, Alfred Jarry’yi sürrealizmin önderleri arasında sayar. Silah kullanmakta usta olan Jarry, “fena halde aşağıladığı burjuvaziyi” korkutmak için sık sık tabancasını kullanır. Onun da intiharla başı hoştur. Eğer sanat ile hayat arasında fark yoksa, her şey saçma ve anlamsızsa, intihar ederek dünyaya son vermekten başka çare var mıdır? Açlıktan ve eter içmekten otuz dört yaşında ölür. Son isteği bir kürdandır. İşte patafiziğin mucidi Jarry’nin hayranı, hayatını ‘hiçlik’ üzerine kurmuş olan “büyük nihilist” Julien Torma da birgün Tyrol dağlarında yürüyüşe çıkar ve hiçbir iz bırakmadan yok olur.
Hayatını Kral Übü’ye adayan başka bir dada önderi Jacques Vaché’dir (1895-1919). Arthur Cravan gibi kimliksizdir. Kendisini ve başkalarını çevresine sürekli farklı farklı kimliklerle tanıtır. Anında yeni hayat hikâyeleri uydurur. Hep tebdil-i kıyafet gezer. Onun için gerçeklik bir oyundan ibarettir. Öncekiler gibi sanatını skandallarla yapar. Örneğin bir İngiliz havacı subayı kılığında Apollinaire’in bir oyununun prömiyerini basar ve tabancasını çekerek herkesi ölümle tehdit eder. Hadise, Vaché’nin yazara ve eserine karşı, sanata ve edebiyata karşı bir eleştirisidir – ya da saldırısı. O zaten bir şair ya da ressam yerine konmaktan nefret eder. Dolayısıyla bir eseri de yoktur – intiharından başka... “Ölmek istediğim zaman öleceğim ve bir başkasıyla birlikte öleceğim. Çünkü yanlız ölmek sıkıcı, en iyisi arkadaşlarımdan biriyle ölmek”. Vaché’nin sonu arzu ettiği gibi gerçekleşir: Savaşta aldığı bir yara dolayısıyla yattığı hastanede, iki askerlik arkadaşıyla birlikte aşırı dozda afyon çekerek hem kendisini, hem de bir “kastı olmaksızın” arkadaşlarını öldürür.*Ortalıkta bir neden, amaç, entrika vb. aramak boşunadır.
Gerek bu dört dadacının, gerekse Rene Crevel, Pierre Drieu [37] Kendi dada manifestosunu “hiç, hiç, hiçbir şey bilmeyen Francis Picabia” diye imzalayan Picabia da dadaistlerin “birer hiç, hiç, hiç” olduklarını ve “kuşkusuz hiç, hiç, hiç olarak kalacaklarını” ilan eder.[39]
[40] Arzular, ihtiyaçlara indirgenmiş anlamından sökülmeli, düşünce ve eylemle özdeşleşmelidir. Sürrealist metinlerde de arzu, tutku ve aşkla kaynaşır. Ve insanı baştan çıkaran her şey gibi arzu da dişildir. “Bir şekilde yeryüzü, buyruklarını kadınlar üzerinden verir [...] Bu nedenle aşk ve kadınlar her enigmanın (muammanın) en açık çözümüdür. ‘Kadını bilirsen gerisi kendiliğinden gelir.’ ” [42]Avangardın bütün bu arzu, tutku, aşk söyleminin arkasında modernizmin Eros’a duyduğu inanç vardır. Modernizm, cinsel arzuyu sanatın ve edebiyatın merkezine yerleştirerek insanlığın erotik tarihi üzerindeki baskıları yıkmaya çalışır. Bedenimizi, tenimizi, düşlerimizi ve fantezilerimizi yüzyıllardır ezen ahlakî baskılardan kurtarıp özgürleştirecek bir eropolitika tasarlar. Bu dönemde homoerotiği keşfeden Freud’a duyulan ilginin de etkisiyle gelişen  erotizm arkeolojisinin sanat/edebiyat cephesindeki sembolü, kuşkusuz sürrealist Bataille’dır: Gelmiş geçmiş en sapkın edebiyat eseri olarak nitelenen Gözün Öyküsü’nün yazarı. Ona göre, tarih öncesinde insan, ölümlü olduğunun ve cinsel arzularının farkına varmasıyla hayvanlardan kopar. Ve bu ‘bilincini’ sanatla, dansla, müzikle (ayinlerle), resim ve heykelle ifade eder. Cinsel arzu ve sanat birlikte doğmuştur. Ve erotizm, üremek gibi akılcı, faydacı bir yaklaşımla açıklanamaz çünkü ilkesi hazdır; aynen oyun gibi, büyü gibi, sarhoşluk gibi, baştan çıkma gibi – ve tabii sanat gibi. Dolayısıyla erotizm, akılla değil, hayal gücüyle açıklanır. İşte bu nedenle erotizm, avangardın modernliğe karşı savaşında modernist estetiğin temel donanımını oluşturur. “Uygarlığın yıkılmasının anahtarı, kadındır [...] O harikadır [...] Erkek soyunu [rasyonellik, vatanseverlik, otoriterlik gibi] illetlerinden kurtararak ıslah edebilecek mitolojik kahraman odur.”[44]

Kamu karşıtlığı
17. yüzyılda yayınlanmaya başlayan siyasal manifestolar, kamu bilincinin uyanmasıyla eşzamanlı. Ayrıca manifestolar, kamu tepkisinin örgütlenmesinde de önemli bir araç. Gelgelelim, 20. yüzyıl sanat manifestoları kamuya, kamuoyuna, kamu vicdanına fena halde düşman: Örneğin Breton, “İkinci Sürrealizm Manifestosu”nda, “Kamunun onayından veba gibi kaçınılmasını” öngörür.[46] Gazeteler ise onun nezdinde birer “halk paçavrası”dır. Avangard kamuyla uzlaşamaz çünkü kamu da modernlik icadı bir mittir – tıpkı bilim gibi, aile ahlakı gibi, popüler kültür gibi... Bütün burjuva değerleri, kamusal mekanizmalarla örgütlenir. Kamu, Tzara’nın 1918 Manifestosu’nda “nefret” ettiğini söylediği “sağduyu”nun ve avangardın boğuştuğu gerçekliğin temsilidir. Hem de bir yanılsama olarak temsili. Stockholm Sürrealist Hareketi’nin 1991 yılında yayınladığı manifesto, kamusal alanın gerçeklik kadar hayatı da maniple ettiğini yazar: “Kültürün merkezî bir role sahip olduğu kamusal alan, bizimle hayat arasında duvarlar örerek bizi hapseder [...] Duyularımızın ve düşüncelerimizin ırzına geçer [...] Sahte bir erotizm yayarak, erotikleşmenin önüne geçer.”[48] Sanatın her şeye kâdir olan iradesi paraya yenik düşmektedir. Ama buna rağmen, kamuya ve piyasaya esarete karşı direniş, modernist estetiğin bir damarını oluşturur – değişik anti-art hareketlerin, örneğin hazır-nesne ‘sanatının’ işaret ettiği gibi.
[49]Besbelli şiir, Babil efsanesinde anlatılan ve farklı dillerin ortaya çıkmasıyla insanların birbirine düşman milletlere bölündüğü hadisenin öncesine özgü, bütün insanlığa ait ortak, “evrensel bir dil” aramaktadır. Bu dilin, Batı modernleşmesinin merkezindeki, “kamusallık” ve “ulusallık”la eklemlenen evrensellik zihniyetiyle bir ilgisi yoktur. Tam aksine... Sürrealistler, “Batı düşüncesinin bayağılığını teşhir edecek” sözcüklerin peşindedirler. O nedenle, “aile, vatan, din düşüncelerinin boşa çıkarılması için her şeyi denemeye değerdir.”[51]

Sürrealistler, İkinci Dünya Savaşı arifesinde tırmanan milliyetçiliğe ve aynı zamanlarda Fransa kamuoyunda örgütlenen vatanseverlik duygusuyla Alman düşmanlığına şiddetle karşı çıkarlar. Breton, 1935 Yazarlar Kongresi’nde yaptığı ünlü konuşmasında kamuya meydan okuyarak, sürrealistlerin “vatanlarını sevmediğini” söyler. “Dün olduğu gibi bugün de bizim karşı çıktığımız, pozitivist rasyonalizmdir. Entelektüel olarak savaştığımız ve savaşmaya devam edeceğimiz baş düşman odur [...] Buraları kırıp geçirmeye devam eden pozitivist rasyonalizme karşı tek etkili panzehiri, her şeyden önce Alman dilinde yapılan felsefede bulduk. Bu panzehir, genel bir bilgi teorisi olarak diyalektik maddecilikten başka bir şey değildir.”
Sanata ölüm! Yaşasın üretim!
“Konstrüktivist Manifesto”   
                                                                                                         
Sanatın zamanını birbirlerini izleyen stillerle tanımlayan tarihler, 20. yüzyılda klasizme karşı olan, sanat ile hayatı bağdaştırmakla uğraşan (anti-art) ve biteviye ‘yeni’nin peşinde koşan bütün sanat hareketlerini avangard kapsamında bütünselleştiriyorlar. Farklı hareketler arasındaki ayrımları formlara indirgeyerek yapısallaştırıyorlar. Oysa formel referanslara göre kurulan tasnif sistemi, bu hareketler arasındaki tarihsel ve felsefî çatışmalar kadar bağları da gizlemektedir. Birçoğunun adı tesadüfen konmuş ancak pozitivist tasnif takıntısıyla zamanla tarihe geçmiş olan bir sürü akım, sonunda yalnızca kendini gösteren bir avangard haritası oluşturagelmiştir: nowism, presentism, simultaneism, noisism, bruitism, acmeism, rayonism, zaoum, vorticism, ultraism, hallucinism, thingism, machinism, verticalism ... Ne var ki,  tarihyazımı disiplininin imal ettiği bütün bu avangardlar, aslında gerek tarihsel kökleri, gerekse bilgi rejimleri bakımından birbirine karşıt olan iki küme çevresinde toplaşır. Bu kümelerin birinin merkezinde logos, diğerinin merkezinde ise phantasmabulunur; ya da akıl ve hayal, rasyonalite ve hayal gücü (imgelem), mantık ve şans (fantezi). Bu karşıtlıkla birlikte, ikici (dualist) düşüncenin başka birçok çatışması da estetiğe aktarılır: sanayi/sanat, gerçek/düş, iş/oyun, bilim/büyü, bilinç/bilinçaltı, bilgi/duyu, beden/ruh... aydınlık/karanlık, gündüz/gece... ve nihayet uygarlık/barbarlık. Avangardlar arası karşıtlığınphantasma safında yer alan, dada, sürrealizm ve sitüasyonizmin en etkili olduğu hareketlerin manifestolarına yukarda değindim. Logos’a bağlı ‘karşı-avangard’ın en güçlü temsilcileri ise, Bauhaus ve konstrüktivizm. Onlar da görüşlerini manifestolarla ilan ediyorlar. Önerdiğim karşıtlığı açıklayabilmek düşüncesiyle, bu manifestoların paylaştığı ilkelerden de bir profil çıkarmak istiyorum.[53] Oysa, karşı saftaki Le Corbusier ve Ozenfant, kurucuları oldukları pürizm akımına ait manifestoda “mantık olmadan hiçbir şeyin insanî olamayacağını” iddia ederler. Mantık, “yaratının rehberidir... bir sanat eseri matematik bir düzen duygusu uyandırmalıdır.”
• Püristler gerçekliği geometrinin temsil ettiği kozmik armoninin ideal formlarında ararlar. Sürrealistler ise, düşlerin temsil ettiği bilinçaltının kaosunda. Onların rasyonalist “gerçekliğe karşı sürdürdükleri bir davaları” vardır ve Breton, bu “davalarını kazanmakta olduklarına inanır”.
• İki savaş arasındaki dönemin estetiğinde etkili olan matematik âlimi Matila Ghyka, hayatın da, sanatın da matematiği olduğunu ve bunların birleştiğini savunur ve bu savını Sanatın ve Hayatın GeometrisiBkz: 
•  Rasyonalist avangardın gözünde ideal formların en kusursuz bileşimi makinelerdir. Makinenin tasarımı tamamıyla mantıklıdır, gerçektir, işlevseldir, süssüzdür yani saftır (‘pür’dür), dinamiktir, üreticidir vb. Dolayısıyla bu gibi ‘güzel’likleri nedeniyle makine bir estetik ikon hâlini alır. Sanatın ideali artık makinedir. Bu öyle abartılır ki, ideal formları ve tabii bu formları birleştiren makineleri çizmekte kullanılan gönyelerle ve pergelle yapılan teknik çizimler en ‘güzel’ sanat kabul edilir (Latince norm = Yunanca gonia = gönye). Konstrüktivist liderler Tatlin, Rodçenko ve eşi Popova bu tür sanat yaparlar. Tatlin’in dünya devrimini ‘üretecek’ olan Üçüncü Komünist Enternasyonal’e adadığı anıt da zaten “bir vida”dır. Makine kültü, estetik bir ilke oluşturmaktan öteye geçerek, bütün hayatın ve toplumun estetize edilebileceğine, armonik bir düzene sokulabileceğine ilişkin hayalleri besler. Le Corbusier ve Sant’Elia evin bir makine, kentin ise dev bir fabrika, bir şantiye olduğunu öne sürerken, Ozenfant resmi “bir duygu makinesi” (machine à émouvoir) olarak tanımlar.[58] “Mekanik Sanat Manifestosu”nda ise makinenin, kurulacak “fütürist evren”in ilahı olduğu duyurulur: “Makine bugün büyük kolektif ruhun ve çeşitli yaratıcı şahsiyetlerin ritmini belirliyor. Makine dâhilerin şarkısı için ölçüyü gösteriyor. Makine fütürizme, yani yeniliğin büyük dinine teslimiyet gösteren çağımızın [...] ilahıdır.”
• Makinenin kutsanması, makinelerin tasarlandığı mühendislik disiplininin yüceltilmesini doğurur (mühendis = hendeseci = geometrisyen). Le Corbusier, “Yeni Mimarlığa Doğru” manifestosunda mühendisi göklere çıkarır: “Ekonomi yasasından esinlenen ve matematiğin yönettiği Mühendis, bizi evrensel yasayla uyum içine sokar. Armoniyi başaran odur [...] İyi sanatın yolu mühendisliktir.”[61] O zaman sanat da ancak makine mantığını, mühendislik disiplinini benimseyerek tanrısallaşabilir ve yeni bir dünyanın inşa edilmesinde (konstrüksiyonunda) söz sahibi olur. Naum Gabo ve Antoine Pevsner, kaleme aldıkları “Realist Manifesto”da sanatın mühendisliğe dönüşmesinin ilkelerini açıklarlar (1920): “Elimizde şakül, gözler cetvel kadar keskin ve ruhumuz pergel kadar düzgün, [...]bir mühendis nasıl köprülerini inşa ediyorsa biz de kendi eserlerimizi inşa ederiz.”[63] Güzellik konstrüktif bir etkinliktir: Güzelliğin ilkesi olan evrensel armoni (kozmos), ancak ideal formların geometrisiyle inşa edilebilir (Platon’da idea = rakam). Birinci Dünya Savaşı’nın neden olduğu kaotik yıkım ertesinde, kozmik bir düzen inşa etmek isteyen rejimler döneminde canlandırılan Platonizmin bir eseri olan konstrüktivist avangard girişimler, gerek felsefî, gerekse estetik anlamda tamamıyla formalist hareketlerdir. Sonuçta hayatın formlar sayesinde düzene sokulacağına inanırlar. Simmel’e göre, Jugendstil akımının gözünde gesamtkunstwerk (topyekûn sanat eseri), toplumsal ve fiziksel çevrenin bütününü “hayatın güzelleştirilmesi adına stilize etme çabasıdır.”
•  Sanayi devriminin bir icadı olan mühendis, Rönesans’a kadar aynı sanatkârın emeğinde cisimleşen ve antik Yunanca’da technê, Latince’de ars terimleriyle anılan sanat, sanayi ve zanaat birliğinin parçalanmasının ve birbirleriyle rekabete girmesinin bir ürünüdür. Gerek sanat, gerekse sanayi doğanın taklit edilerek dönüştürülmesiyle uğraştıklarından en başat yaratıcılık ve uygarlık göstergeleridir. 18. yüzyılın Endüstri Devrimi sanayiyi sanat karşısında üstünleştirir. Ne var ki Romantik Devrim de sanata 19. yüzyılda tarihte hiç görmediği bir iktidar ve itibar kazandırır. 20. yüzyılda iki büyük avangard hareketi arasındaki çatışmanın tarihsel kaynakları tekhne bünyesinde gizil olan bu sanat-sanayi rekabetine kadar uzanır. Sonuçta rasyonellerin makineye, mühendise, sanayiye öykünmesi doğaldır – hayalperestlerin bu güçlerle savaşmasının kaçınılmazlığı kadar. [65] Kısacası, tasarımla sanatı özdeşleştiren avangardın Taylorizm’e kapılmaması mümkün değildir. Le Corbusier, Ford otomobilin geometrisiyle Parthenon Tapınağı’nın geometrisini kıyaslayarak, Ford’un özünde ne kadar klasik olduğunu savunur. Rönesans sanatının bir numaralı konosörü sayılan sanat tarihçisi Berenson da onu onaylar: “Soyut güzelliğin Platoncu ideali, sanat eserlerimizden ziyade makinelerimizde gerçekleştirilmiştir.”[67] Örneğin, Léger Mekanik Balefilminin, Moholy-Nagy de Metropolün Dinamiği  filminin senaryosunda Taylorist “tempo” ilkesinden yola çıkarlar:

Sürrealistler, Taylor’un bilimsel yönetimine flânerie ile cevap verirler: Hiçbir amaç ve zaman kaygısı taşımadan kentin şansa ve arzuya bağlı olarak gezilmesi ve keşfedilmesi. Breton, Le Corbusier’e “kolektif  bilinçaltının kâbusu olan” işlevselciliğin “son derecede şiddetli ve zalim bir otomatizm uygulayarak arzuyu dondurduğunu” bildirir. Letrizm, sitüasyonizm ve Cobra hareketlerinin kurucuları, kent hayatını Taylorist, prodüktivist tasarımlardan kurtarmak üzere, İtalya’da, Alba’da ‘akılcı Bauhaus’a karşı, ‘hayalci’ bir Bauhaus örgütlerler: Hayalci Bauhaus Enternasyonali (1955).
• “Düzene sokma”, “düzen verme” güdüsü ve bu konuda tasarımın gücüne duyulan inanç, tasarımcı avangardı toplumsal mühendislik ideolojilerine ve totaliter rejimlere çeker. Dönem, savaştan çıkan ülke yönetimlerinin uluslarını “düzene çağırdıkları” (call to order) ve hızla diktatörlük rejimlerine doğru evrildikleri dönemdir. ‘Düzen’in dinamiği teknoloji ve üretimdir. Yönetimler ve üretim araçlarının (teknoloji) mülkiyeti ister kapitalistlerin elinde olsun, ister Sovyetler’deki gibi işçilerin elinde olsun, bilimin ve teknolojinin iktidarı değişmez. Bu konjonktür, teknokratlar kadar “artokratlar” dediğim kimi sanatçıları ve sanat yöneticilerini siyasal iktidarlarla işbirliğine yöneltir. Bu işbirliğinin, akıllarındaki projeleri uygulayabilecekleri fırsatlar sunabileceğini hesap ederler. Marinetti “fütürist bir evren” sevdasıyla Mussolini’ye yanaşır. Le Corbusier, dev kent projelerini uygulayabileceği umuduyla, “1920’lerde SSCB’de bazı deneysel tasarım işleri üstlenir [...] 1930’larda ise , Mussolini’nin onu ‘Yeni İtalya’ projesinin mimarı yapmasını bekler.”[71] Rusya’da Devrim’den sonra bir süre özgür kalan konstrüktivistler ise “proletarya diktatörlüğü”nü ‘tasarladıkları’ yanılsamasına kapılırlar. En stratejik işbirliğini ise Bauhaus gerçekleştirir. Bauhaus’un başlangıçları, geriye, Alman impartorluğunun modernleşme, sayanileşme ve uluslaşma hamlesine kadar uzanır. Alman devleti adına görevlendirilen Schinkel ve Muthesius gibi kimi mimarlar ve sanatçılar, yıllarca İngiltere’yi tarayarak, yeni geliştirilen tasarım (ya da uygulamalı sanatlar) eğitiminden, Ruskin ve Morris’in Gotik’e ve zanaate dönüş ütopyalarına kadar türlü girişimleri incelerler. Sanatla zanaatin ve sanayinin birleştirilmesine ilişkin deneyimleri Alman yetkililere aktarırlar. Bauhaus bu birikimin ürünüdür. Hitler Bauhaus’u kapattıktan sonra aynı birikim Nazi rejimine de hizmet eder. Ama Gropius, Mies gibi hocalar ABD’ye göçerler ve Bauhaus ilkelerinden bir “Uluslararası Stil” türetirler. Soğuk Savaş döneminde modernizmi kendine mal ederek bir propaganda aracına dönüştürecek ABD kültürel diplomasisi için bu hamle son derecede yararlı olur. Bu süreçte Gropius, 1918 Alman Devrimi sırasında bir Bolşevik, Weimer Cumhuriyeti döneminde bir demokrat, Nazi dönemine bir Alman milliyetçisi ve ABD’ye göçtükten sonra da bir liberal olmuştur.* Hayalperest avangard, metropolün her türlü safrasıyla –bohemlerle, fahişelerle, psikopatlarla, katiller ve keşlerle, komünist ve anarşistlerle– hayatı paylaşırken; akılcı avangard, sanayici, teknokrat seçkinlerle kaynaşmakta ve “artokrat” bir çevre oluşturmaktadır.
(*) Ali Artun, “Geometrik Modernlik: Bauhaus Enternasyoneli ve Türkiye’de Sanat”, Bauhaus Modernleşmenin Tasarımı içinde,  Hangi manifesto?
Lyotard   Avangardın logos ve phantasma  kanatları arasındaki karşıtlıklar özerklik sorununda düğümlenir. Modernliği mantıksal ve estetik sınırlarına zorlayarak bir tasarım kültüne dönüştüren bir sanatın özerkliğinden söz edilemez. Hele bu sanat, birer yapıntı (artifact) gibi gördüğü toplumu ve siyaseti de estetikleştirmeye uğraşan güçlerin himayesi altındaysa... Ayrıca iki avangard, tarihleri bakımından da bağdaşmaz. Hayal düşkünleri, son zaferleri sayılan 1968 Devrimi’nin ardından ve postmodernizmin örgütlenmesiyle birlikte tükenir. Diğeriyse, yönetim disiplinleriyle de birleşerek, toplumların bütün anlamlandırma (signification) sistemlerinin, hakikat rejimlerinin tasarımlanmasında ve yönetilmesinde güç sahibi olur. Çünkü artık kendisi de “sanat yönetimi”nin ve “tasarım yönetimi”nin bir bileşenidir.

Sanat ile sanayiyi birleştirme amacındaki hareketlerin özerklik ilkelerini terk etmesi, bu hareketlerin modernizmle bağını sorunsallaştırır. O nedenle W. L. Adamson “tasarım modernizmi” kavramını ortaya atar. “Savaş yıllarında avangardın egemen biçimi, savaş öncesi fütürizm, kübizm ve ekspresyonizm gibi hareketlerle bağlantılı olan özerklikten, sanat-sanayi ittifakına kaydı [...] Dolayısıyla  Bauhaus,  de Stijl ve pürizm gibi hareketler, özerkliği kitle beğenisine feda ettiler ve savaş sonrası dünyasını yeniden inşa eden sanayi ve yönetim seçkinleriyle ilişkiyi yeğlediler [...] benim ‘tasarım modernizmi’ dediğim strateji budur.”

Sanat Manifestoları  Maleviç’in savaş öncesi sahne tasarımlarına ise kübo-fütürist denmiştir. Jorge Luis Borges, Federico Garcia Lorca ve arkadaşlarının kurduğu ve El Greco’yu önderleri kabul eden ultraistler de fütüristtir. İngiltere’de kadınlara oy hakkı için mücadele eden militan feministler de fütüristtir: 1912’de yayınladıkları bildirilerinin başlığı “Fütürist Kadınlar Manifestosu”dur.
(*) Fütürizmi homojen bir estetik olarak ele almanın önündeki ikinci engel, fütüristlerin gerek birbirleri arasında, gerekse tek tek bireysel tutumlarında var olan çelişkilerdir. Örneğin, Marinetti’nin “sanatın devrimi”ne, “fütürist kozmosun inşasına” kazanılabileceği çılgınlığıyla bir dönem Mussolini’ye yanaşması, Marinetti’nin de, fütürizmin de faşist olarak damgalanmasına yol açmıştır. Oysa, Mussolini’yi ‘kazanmanın’ bir  ham hayal olduğunu fark edince, Marinetti “fütürizm ile devrimci proletarya  arasındaki bir ittifak”a bel bağlar. Aynı yıllarda (1918-1920) yayınlanan ve siyasal fütürizmin en önemli dergisi olan Roma Futurista da sosyalizmle saf tutar. Bir başka dergilerinde ise fütürist Mario Carli, İtalyan sovyetlerinden ve Bolşevizminden söz eder. Fütürizmin resim ve heykel alanlarındaki manifestolarının yazarı Boccioni ise bir Marksist’tir.
[77]Sitüasyonizm, ilkin 1909’da “Fütürist Manifesto”yla dünyaya ilan edilen, kolektif, ‘enternasyonal’ avangard hareketlerin sonuncusudur. Sitüasyonist manifestolar da manifesto türünün son örnekleri sayılır. Kolektif bir hareket olmadan, “biz” diyerek söz söyleyen manifesto anlamsızlaşır. Manifestolarla birlikte, özneleri olan “biz” de parçalanmaya başlar. 1972’de dağılan Sitüasyonist Enternasyonal’in bile sonunda iki üyesi kalmıştır: Lider Guy Debord ile İvan Chtcheglov. İkincisi ise zaten uzun zamandır tımarhanededir. Gerçi 1968’den sonra da kimi toplu girişimler olur. Ama bunlar genellikle sitüasyonizmin ve bir anlamda  onun devşirdiği savaş öncesi avangardın yeniden devreye sokulduğu hareketlerdir. Aralarında en etkin olan, herhalde punk’tır. 1970’lerin sonunda Londra’da doğmuş ve bir anda özellikle New York ve Berlin’i sarıvermiştir. Üyeleri kendilerini sanatın metalaşmasına karşı savaşan “kültürel teröristler” olarak görürler. Özellikle, “sesi politikleştirerek” ve herkesin müzik yapabileceğini kanıtlayarak müzik endüstrisini yıkmak peşindedirler. Metropolün yeraltını işgal edecekler ve “kendi gücünü keşfeden insanların ses ve imge dili” olacaklardır. Sonradan daha çok müzikleriyle tanınmalarına rağmen, punkçılar arzu ettikleri her şeyle uğraşırlar.Punk çevresi konusunda, heykeltıraş, performansçı, aktris, müzisyen, şair, mucit Laurie Anderson’ın sözleri bir fikir verebilir: “Biz tamamıyla yeni bir sahne yarattığımızı biliyorduk. Hiçbir sınır ve kategori yoktu. Herkes, başka herkesin işi üzerinde oynayabiliyordu; heykel veya dans, pentür veya sinema, değişmiyordu.Tanımlar sonradan, daha ziyade okuttukları derslere birer ad verme ihtiyacında olan sanat okullarından geliyordu.”***Punk konusunda bkz: Punk:No One is Innocent-Art, Style, Revolt (Viyana: Kunsthalle Wien, 2008).
(**) Ali Artun, “Sanat ve 1968 Baharı/Bir Kronoloji”,Sanat Dünyamız, Bahar 2009, s. 32-47.
[78]

Postmodern zamanlarda manifestonun bir hakikati var mıdır? Siyasette, sanatta yeri olur mu? Zamanımızda nasıl anlamdırılır? İşte, Jenny Holzer’ın ‘manifestoları’ bu gibi soruları akla getirir. Holzer, manifesto retoriğine özgü kimi fragmanlar yazarak bunları değişik reklam formatlarında çoğaltıp metropolün duvarlarına yapıştırır veya duvarlarına yansıtır. Ancak bu fragmanlar onları anlamdırabilecek olan bağlamlardan yoksundur; birer klişe izlenimi uyandırır. Avangard manifestonun semantiğini sökerek onu anlamsızlaştırır, ya da ironik bir tarzda yeniden anlamlandırır.Alan Badiou’nun “Evetlemeci (Affirmationist) Sanat Manifestosu”yla  son buluyor. Bu metin Badiou’nun özellikle Jacque Rancière’le sürdürdüğü sanat ve felsefe ilişkisi üzerindeki tartışmalarında dile getirdiği tezlere ışık tutuyor. Badiou’nun estetik konusundaki tezleriyle ilgili geliştirdiği kavram, inesthetique. Bu kavramdan “anladığım, felsefenin sanatla ilişkisi. Bu ilişki sanatın kendisinin de [felsefe gibi] hakikat ürettiğini varsayıyor ve sanatın felsefenin bir nesnesine çevrilmesi hakkında bir iddia öne sürmüyor.” Manifestolar ve çağdaş eleştirel düşünce
... direnen tek şey sanat olmasa da, sanat direnir. İşte sanat eseri ile, direnme arasındaki yakın bağ buradan geliyor. Her direnme eylemi bir sanat eseri değilse de, bir bakıma öyledir. Her sanat eseri bir direnme eylemi değildir, ama bir bakıma öyledir de.Gilles Deleuze Foucault, Baudrillard, Lyotard, Derrida, Lacan, Deleuze, Guattari gibi düşünürlerin açtığı  çığır, Batı metafiziğinin bütün temel kavramlarının sorgulanmasının yolunu açar: insan, evren, gerçeklik, akıl, bilgi (güzel, iyi, doğru), zaman (tarih)... Bu sorgulama, onlara dışardan yakıştırılan post-yapısalcılık kategorisinin ima ettiği gibi, dilbilimde ve antropolojide 1950’lerde güçlenen yapısalcılığa karşı bir tepkinin ‘mantıkî’ sonucu sayılamaz. O her şeyden önce, hepsinin arkasında olduğu Paris’in son barikatlarında (1968) kısa bir zaferin ardından yaşanan bozguna karşı bir tepkidir.*(*)Robert Young, White Mythologies kitabının girişinde başka bir öneride bulunur: “Anıldığı terimle post-yapısalcılık, eğer bir tarihsel hadisenin ürünüyse, bu hadise ‘68 Mayıs’ı değil Cezayir Bağımsızlık Savaşı’dır.”Post-yapısalcılık ile avangard arasında yukardakiler gibi daha sayısız ilişki ortaya çıkarılabilir. Ancak, aralarındaki temel bağ, bu gibi ilişkilerin ötesinde, her ikisinin de rasyonalizmin, modernliğin eleştirisiyle, “despotik aydınlanma”nın aracı akılla uğraşmalarıdır. “İki yüz yıl sonra Aydınlanma geri dönmektedir. Ancak hiç de Batı’nın mevcut olanaklarını ve özgürlüklerini kavramanın bir yolu olarak değil. Ama sınırlarının ve kötüye kullandığı iktidarının sorgulanmasının bir yolu olarak. Aklın despotik aydınlanma olarak sorgulanması için.” (Foucault) , 20. yüzyıl başındaki Fordist-Taylorist kitle üretiminden, yüzyıl sonundaki esnek üretim sistemlerine ve teknolojilere geçişte “sanatsal eleştiri”nin etkili olduğunu savunurlar. Gerçekten de avangard sanatın, modern teknolojilerin ve kent hayatının rasyonel cenderesine karşı yürüttüğü direnişin işaret ettiği tehditlerin, kapitalizmin yeni hegemonya arayışlarında oynadığı rol yadsınamaz. Kısacası, manifestolar her ne kadar düşsel olsalar da, suya yazılan yazılar değillerdir.
*) 
 Walter Benjamin, Charles Baudelaire: A Lyric Poet in the Era of High Capitalism (Londra: NLB, 1973) s.101.[2]  Aktaran Vincent Kauffman, “Angels of Purity”, Guy Debord and the Situationist Internationaliçinde, Tom McDonough, ed. (Cambridge: MIT Press, 2004) s.295. Neil McWilliam, Dreams of Happiness-Social Art and the French Left 1830-1850(Princeton:Princeton University Press, 1993) s.65. A.g.e., s.41. A.g.e., s.46. William Morris, News from Nowhere and Other Writings (Londra: Penguin Books, 1993) s.134. McWilliam, a.g.e., s.27. Janet Lyon, s.31. Karl Marx, “The Future Results of British Rule in India”, Surveys From Exile içinde, ed: David Fernbach (Londra: Penguin, 1973) s.324. A.g.e., s.37. Aktaran, Marx, a.g.e., s.33.Frederick Beiser, “Karl Wilhelm Friedrich von Schlegel”, Encyclopedia of Aesthetics içinde (Oxford: Oxford University Press, 1988) c.4, s.235. Renato Poggioli, The Theory of the Avant-Garde (Londra: Harvard University Press, 1968) s.24. Michael Löwy, Sabah Yıldızı-Gerçeküstücülük ve Marksizm (İstanbul: Versus, 2009) s.74. Thomas McEvilley, “Exhibition Strategies in the Post-Colonial Era”, Contemporaru Art in Asiaiçinde, (Asia Society, 1997) s.55. Arnold Hauser, The Sociology of Art (Londra: The University of Chicago Press) s.307. Friedrich Nietzsche, The Birth of Tragedy (Cambridge: Cambridge University Press, 1999) s.8, 14. Jacques Rancière, Aesthetics and Its Discontents (Cambridge: Polity Press, 2009) s.36. David Batchelor, Realism, Rationalism, Surrealism- Art Between the Wars (Londra: Open University, 1993) s.51. Susan Bruce, “ Introduction”,  Three Early Modern Utopias (Oxford: Oxford World Classics, 1999) s.xxi.  Walter Benjamin, “Sürrealizm: Avrupa’lı Aydının Son Fotoğrafı”, Sanat-Siyaset içinde, ed.  (İstanbul: İletişim, 2008) s.64, 66.
[23]
[24]Ali Artun Lyon, a.g.e., s.29. André Breton, Manifestoes of Surrealism (Michigan: The University of Michigan Press, 1969) s.125. A.g.e., s.231,232. Löwy, a.g.e. içinde, s.26. Joan Weinstein, The End of Expressionism-Art and the November Revolution in Germany, 1918-19 (Chicago: The University of Chicago Press, 1990) s.15. Karlheinz Stockhausen, wikipedia. Retort (T.J.Clark,...),  Afflicted Powers – Capital and Spectacle in a New Age of War (Londra: Verso, 2006) s.24-29. Paul Virilio, The Accident of Art (New York: Semiotext, 2005) s.102, 14. A. Cravan, J. Rigaut, J. Torma, J. Vaché, 4 Dada Suicides (Londra: Atlas Press, 2005) s.7. Benjamin, Charles Baudelaire, s.85, 76, 75. , “Baudelaire’de Sanatın Özerkleşmesi ve Modernizm”, Charles Baudelaire,  Modern Hayatın Ressamı , sunuş yazısı, (İstanbul: İletişim, 2003) s.78,79.
Guy Debord,  Panegyric (Londra: Verso, 2004), s.12.
[37]
[38]
[39]
[40]
[41]
[42]
[43]
[44]
[45]
[46]
[47]
[48]
[49]
[50]
[51]
[52]
[53]
[54]
[55]
[56]
[57]
[58]
[59]
[60]
[61]
[62]
[63]
[64]
[65]
[66]
[67]
[68]
[69]
[70]
[71]
[72]
[73]
[74]
[75]
[76]
[77]
[78]
[79]
[80]
[81]
[82]
[83]
[84]



Tuesday, September 30, 2014

"Yalnızlık" Ödüllü kısa film ve Ya Hep Ya Hiç



31 Ağu 2014 tarihinde yayınlandı

Konu hakkinda dusunceleriniz nedir ?
"Yalnızlık" Ödüllü kısa film... insan psikolojisi
psikolojik durum

...............................


Ya Hep Ya Hiç

Daha ne kadar birlikte yaşayacağız..?
Bunun kararını ben veremem..
Ya kim verecek..?
ikimiz...
Güldürme beni...
Senden ayrılmam mümkün değil..
Sen istediğin gibi yaşamayı sürüdürdün..tüm itirazlarıma rağmen, evlendin bile...sonra ayrıldın..ya ben? Başkasıyla yaşamam senin felaketin olurdu..beni hiç düşündün mü? Neler çektiğimi tahmin ettin mi..?Sadece bana acıdın..susmalarımı olumlu bir yanıt olarak algıladın..bildiğini okudun..
Başkasıyla yaşaman mümkün değildi..bunu biliyorsun..ayrılamazdık..kopamazdık..
Bu konuda herhangi ciddi bir teşebbüste bulunmayı reddettin..bir psikoloğa danışamayı bile denemedin..kendi bildiğini okumayı sürdürdün..yeter artık..yaşlandım..ama, bir kere olsun sevmek sevilmek nedir tatmak istiyorum..bu benim en doğal hakkım
Benden ayrılman mümkün olsa bile..seninle kim evlenir..? Düşünsene..!
Evet akılsızım..çirkinim..kendi başıma hareket etme yeteneğim bile yok..ama beni gerçekten sevecek birisi mutlaka çıkacaktır..bu dünyada yaratılmış herkesin bir nasibi var..
Saçmalamağa başladın gene..! Hadi geç kaldık senin bu zırvalarını çok dinledim.. işe geç kalıyorum..
Beyefendinin işi herşeyden önemli..sokağın çocukları seni bekliyor..ayrılamazsın onlardan..bekçi Bekir geliyor savulun gecenin yarasaları!
Bırak alay etmeyi..çıkıyorum..düdüğüm nerede..? O çocuklar varediyor beni..bunu unutma..onlar sayesinde ekmek yiyoruz..
Boynuna asılı baksana..bunamağa başladın..emekli olamazsın..sokakta öleceksin uyuz bir it gibi..zehirleyecekler seni ..
Yeter yeter artık bıktım senden..beni bir gölge gibi takip etmenden; bıktım çenenden..ancak sokağın gürültüsü senin çeneni bastırıyor..
Bıktı isen çaresine bak..ne duruyorsun..!? Utanıyor musun doktora gitmeğe..Bekçi Bekir in gururundan..dübürü görünmüyor!
Gül bakalım gül..Kocakarı çenesi..dırdırından usandım..tamam gideceğim..hemen bu gece nöbeti sonrası; gün ışır ışımaz bulacağım bir yolunu..yordamını..kopacağım senden..tamamen..! Ne halin varsa görürsün..Gerekirse emekli olup tüm parama yatıracağım..yeterki sen..
Bu kaçıncı kez söz verişin..şarkıya dönüştürdün...Kızman çok hoşuma gidiyor..soğuyunca unutmak yok değil mi..söz mü? Koca Bekçi Bekir sözünde duracak bu sefer..mutlaka! Bak, aynanın kenarına sıkıştırdığın pisikolog Rahmi beyin kartını unutma..kaç kez randevu almak için elini götürmüş vazgeçmiştin..
Bak şimdi gider ayak beni çileden çıkarmak için elinden geleni yapıyor..bıktım senin dinmek bilmeyen dırdırından..
İşine gelmiyor değil mi..yalnız kaldığında sadece benimle olmaktan, konuşmaktan zevk aldığını yüksek sesle açıklamana ne demeli..?
Deli saçması..çoraplarım, pabuçlarım..tabancam nerede..?
İhtiyarlayan tüm erkekler çocukluklarına dönerler..Unutkan..
Ve de masum..aptal..Bırak şimdi bana ders vermeyi.seninle aynı yaşta olduğumuzu unutuyorsun..!
Neden bana soruyorsun kaybettiklerini..
Evet aklımı yitirdim ben.. Aramak boşuna..seninle yaşamak zorunda olmasam..bilirdim ben yapacağımı..
Kaçacaktın değil mi..pılını pırtını toplayıp..sessiz sedasız kaçacaktın..Kaçamazdın.. Ben senin gölgenim..ayrılmaz bir parçanım..bensiz yaşayamazsın..bunu biliyorsun..belki bende sensiz..
Bir gece nöbeti daha başlıyor..savulun!
Tabii beyefendinin işi herşeyden önemli..iş iş iş.meşgulüm meşgulüm..biliyorsun ki seninle sadece evdeyken konuşabiliyorum..sesimi kaybediyorum..dilimi yutuyorum..
Sessiz çığlığımı duyan yok..sabrediyorum bütün gece..
Ekmek parası kazanmak kolay mı? Lokma aslanın ağzında..

.....

Artık bu tabanca ağır gelmeğe başladı..gerçi hiç kullanmak nasip olmadı ama..korkuluk gibi bir şey..bir düdük..birde cop neyime yetmez benim..
Açılın Bekçi Bekir geliyor..!
İşte geldim..Bu gece hava oldukca soğuk..kar yağacak sanki, karayere..!
Gece nöbetim başlar başlamaz her saat başı bu İstavrit sokağa girmek zorundayım..Dışarıdan ilgi uyandırmayacak denli gizlenmiş tepeciğin üzerinde; çamların arasında etrafı surlarla çevrili..minicik bir sokak..Sokağın etrafı sarmaşıklar sarmış, kurşun geçirmez kocaman bir demir kapısı var..Kapıda iki mavi bereli ve ikide kurt köpeği..ısırdı ısıracak.. Köpekleri severim.. Ama, korkarım hep tasmalılarından..Kapıdan girince karşılıklı dörderden sekiz villa ve en üstte de dokuzuncu villa..saraycık..Ülkenin idaresinden birinci derece sorumlu olanlar ve onların aileleri burada otururmuş..Dokuz haneli İstavrit sokağın sakinlerini hiç görmedim..Villaların önünde güvenlik kameraları ve altlarında kontrol düğmeleri var.. Sağ başparmağımı alttaki minik ekrana dokunur dokunmaz..beni tanır ve "Hello Mr BlackCat"..diye seslenir..Yani benim soyadımın ingilizcesi..Sevinirim, mekanik bir sesle Mr BlackCat denmesi, gururumu okşar..Her saat başı bu sokağın dokuz villlasına parmak basar, vazifemi yaparım..Villaların önünde çöp tenekesi bile yoktur..onun yerine bir bayrak direği..birer büst bulunur..Kimlere aittir bilmem..Muhacirim ben..
Bu sokağı severim, dilinle yalasan.. o kadar tertemizdir kaldırımları.... Ama, sanki kendi kendilerini hapsetmiş bunlar.. Korkuyorlar..kimden..belli değil.. Belki kendilerinden..Kapıda bir ambulans. Tepenin üzerinde harekete hazır bir helikopter..Kapının arkasında binicik odacıklar..belki bir bölük mavi bereli ve hizmetçi. Kamuflaj edilmiş herşey..maskelenmiş yüz gibi..gülüyor mu kızıyor mu anlamak güç...Saklanıyorlar.. Neden bilmem.. Kimden sormam.. soramam..Merak etsem bile..Yaşayamam ben bu sokakta kuş südüyle, havyarla besleseler bile...Ensemde her daim beni takip eden gözler var sanırım..tüylerim ürperir soğuk soğuk terlerim bu sokakta..
Mavi bereliler sadece göğsümdeki kimliği konrol edip..Geç! Derler.. Konuşmazlar benimle.. Öyle emir buyrulmuş onlara da..emir kulu her biri.. Benim gibi..
Bu sokağın nöbetini hizmette kırkıncı yılımı doldurunca verdiler..Herkese nasip olmaz bu devlet hizmeti dediler..Bir de gümüş kol saatı hediye etti mahallenin emniyet amiri..Elli seneyi doldurunca altın kaplama vereceğiz dediler.. Sağolsunlar..!

Aşağı mahallenin sokakları karanlıktır hep..
Veba mahallesinin piçleri..Camcı Halil'in fırlama çırağı seni.. Gene indirmiş sokakların camlarını..Evlerin, hele hele Rum ve Ermeni evlerinin camlarını kırmanı anlamasına anladık..ya sokak lambaları..ne zorun var ulan piç..? Polis arabalarını taşladığın yetmiyor mu? Başım belaya girecek amirimle..sizin yüzünüzden erken emekli edecekler beni..Gözlerim tavuk karası oldu olacak..sırtım bitleniyor mu ne.. Kaşıyamıyorum da..hep!
Çabuk yorulmağa başladım..düdük çalmağa bile nefesim yetmeyecek bu gidişle..Ama kimseler çakmamalı..sevinir domuzlar bana birşey olursa.. Bir kişi bile kapımı çalmaz..yalnız geberirim..
Birde..Ulan şu komşu Halime de olmasa açlıkdan ölecez..Kadın budu..pırasa..off fazla yemişim..öğütmüyor artık, midem taş gibi..
Kırk yıldır bekçilik yapıyorum bu mahallede.. Başka bir kente değil.. Mahalleye bile tayinim çıksa,yapamam.. Şaşırırım..bu mahallenin sokaklarını karış karış biliyorum.. Son seneler çehresi değişmeğe başladı..eskiden tam tamına muhacir mahallesiydi..
Mübadele kaçkınları..İşkodralılar, Grıbeneliler.. Priştineliler..Üsküplüler hep Kumru sokağına tünemişlerdi.. Şimdi kaç aile kaldı ki, parmakla saysan sayılır..Manastırlılar ve Selanikliler Kutsal sokakta kalmayı yeğlediler..Kutsal sokakta sokak hani ya..pembeye beyaza boyamışlar duvarlarını..onlar da tükeniyor yavaş yavaş.. Yeni yetmeler beğenmiyor Veba mahallesini..ismini değiştirmek akıllarından bile geçmiyor..kaçıyorlar lağım fareleri gibi..
Ben bile unutacağım Dramalı bir mübadilin torunu olduğumu..duvarımda sinek bokuyla süslenmiş sarı soluk resimlerden başka hiçbir iz kalmayacak..Dedeme Kara Kedi derlermiş..sivri sineği iki gözünün ortasından vururmuş..Debreli Hasan ın tek kızanıymış..Asıl adı Hüseyin miş..çakır gözlüymüş..mavice bakarmış ufka..Resmi var yatak odamın duvarında..pala bıyıklarına iki oğlak asılırmış..Zengini vurup soyup, fakire yedirir giydirirlermiş..

Hey breh! Açılın bekçi Bekir geliyor..!

Kumru sokak çok sessiz bu gece..köşe başındaki varilin içinden alevler de yansımasa..etraf aydınlanmayacak..zifiri..şu esrarkeşlerden bir türlü hazedemedim..tinerciler, barbutçular..kokereççiler neyse.. Ama, hapçılar da dadanmağa başladı sokağa..kapkaççılar da..tombalacılar da..
Armutlu sokağını çok severim..iki tepe arasına dizilenmiş evcikler..Koca şehrin ortasında minik bir varoş..Sokağın ortasında kara ben gibi duran bir yatır vardır..ziyaret denir, saygı gösterilir..efsunludur..dokunulmaz..Küçücük balkonlara dizilenmiş gazyağı tenekelerinden saksılar..acı biberler..mi istersin karanfiller mi. Manolyalar mı..hanımelleri mi.sardunyalar mı..kasımpatılar mı.. Kekik mi nanemi, anason mu..portakal mı..Kokularla bezenmiş renkli düşler gibidir..Gece bir başka ,gündüz bir başka kokar Armutlu.. Evlerin duvarlarına yaslanıp kestiresim gelir yaz geceleri..Martta sevişen sokak kedilerinin çığlıklarından geçilmez Armutluda..Armutlu da aşk başkadır..isyan kokar..teslim olmaz..teslim etmez sığınanı..Kumru sokak gibi vefasız değildir..Kadirşinastır..sokakların hasıdır..
Armutlunun hemen altından Zambak sokağa varılır..Mahallenin en kibar.. en hassas en gizemli sokağıdır.. Içine girince sanki pembe köşklere girmiş gibi hissedersin kendini..rengarenk duvarları sana hoşgeldin der..seni sen olduğun için neşeyle ağırlar..en bereketli sofralarını sana sunmak ister..enfes yemek kokularından geçilmez orada..ağzım sulanır gece vakti..off mide fesatı olacağım bu gidişle..bu kadar yenir mi bre Bekir!

Bu sokakları adım adım dolaşırım her gece.. Sabahadek..usanmadan..senelerce..
Kiminden hizmetimin karşılığını görürüm minik bir tebessümle bile olsa.. Kiminden küfür yerim yedi dilde..! Eskiden selam verirlerdi..sabahçı kahvesindekiler bile somurtuyor bana..Veba mahallesini tanımaz oldum.. Cüzzamlılar gibi yüzleri düşmüş..kimse gülümsemiyor..kaçıyorlar ışıktan..Camcı çırağı Sadık ın anası da cüzzamlıymış dediler..Eskiden çok güzelmiş haspa.. Karaköy de çalışırmış.. Sıraya girermiş mahallenin yeni yetmeleri..onun tenine dokunabilmek için..Cilvesine muamelesine ondan da hası yokmuş derler. mahallede..Kaç kez şikayetçi olmuş mahalleli, sokağın adı kötülenmiş.. O da Karaköy keranesine gitmek zorunda mı kalmış ne..Yoktur orospularla işim..Acırım ama, kader kurbanı sefilleri..
Belki onun için kırar be Sadık piçi sokak lambalarını..Karakol camlarını..Polis arabalarının lastiklerini bilem o şişler..muhakkak..
O da ne.. O gürültü ne..birisini mi haklıyorlar ne..?
Romatizmalı dizimim ağrısı.. şimdi zamanı mı breh! Düdüğüm nerde..?
Vay be gene unutmuşum antenli cep telefonunu evde..Yedi kez çalabilirsem düdüğü öbür mahalledeki bekçi Şakirin sağır kulağı duyar elbet..Düdüğün leblebisi nemlenmiş..ötmüyor bir türlü..!
Noldu.. Açılın bre ipsizler.. Kim..kimi biçmiş..?
Acılın breh erkek bozuntuları..açılın dedim size.. Burada kanun var!..
Şu tabanca tamda tutukluk yapacak zamanı buldu.. Boşa mermi harcama demişti amirim ama..
Açılın bre ahali, kanun var burda!
Hah şöyle hizaya gelin bakalım.. Tabanca sesi sizi adam eder..!
Kim soymuş bu yavrucağı.. Kim kana bulamış..!!Sadık evladım duyuyormusun bekçi Bekirim ben.. Ses ver yavrum..şişlemişler yavrucağı! Berbat etmişler.. Ulan allahsızlar!
Açılın..! Açılın..
Ne olacak be oğlum Şakir telefonu unutmuşum evde.. Düdükte çalışmadı..!
Hadi ara acili de ambulans göndersinler..deşmişler yavrucağı..Gocuğumu atayım bari üstüne..yazıktır sübyandır..mazlumdur..günahtır..
Açılın açılın..bu çocuğun anasına haber salın..! Hemen gelsin..
Hadi evinize .. Hadi gidin! Doluşmayın bakayım! Köçek mi oynuyor burada.. Çekin gidin!
Vukuatsız bir gece geçmeyecek mi.. allahım sen benim aklımı koru!?
Ulan ne istediniz bu yavrucaktan?
iki pencere, bir tencere için bu reva mı?
Hayır yeter artık.. Bu işin çivisi çıktı..bas istifayı diyor şeytan.. Çektir git!
Ya emeklilik..!?
Bekçi Bekir yıldı kaçtı dedirtmem ben adama!
Bu işin de kendisine göre bir raconu yok mu?
Tüyü bitmemiş polis ile aramdaki fark ne?
Mektep medrese göremediysem bu suçu neden hep bana yüklerler..!?
Her gece bir kaç cenaze çıkıyor bu mahalleden..!
Devlet başademiyor.. Ben mi.! Belki devlet bu mahallenin kendi kendisini kemirmesini, tüketmesini istiyor.. Belki işine geliyor arazi mafyasının.. Baştan aşağı yıkıp gökdelenler dikecek..gökyüzü kararacak..Belki de onlar çıkarıyor yangını tufanı..!
Bekçi Bekir .. Hadi oğlum.. Git evine..! Sabah olmadan gidersem..amirim ne der bana!
Bu sokakların selameti benden sorulur..! Pöh! İhtiyarladın oğlum Bekir..Karakedi fındık faresini bile yakalayamaz oldu!
Sokağın kara kedisi Sadık da gitti..
Götünüze kına yakın!
Bende gidiyorum lan.. İstavritiniz de Vebanız da Kumrunuz da sizin olsun!

..................

İstifayı basmanın sırasımıydı şimdi..? Nasıl geçineceğiz yarım yamalak maaşla..
Başka çarem olmadığını bal gibi biliyorsun..çok geç artık dilekçeyi geri alamam..!
Bu bilgisayarı almasını biliyorsun..her gece sabahlaradek ekranın başında pinekliyorsun..sırasımıydı böylesi masrafa girmenin..internet, telefon ücreti de cabası..
Kadın, susmazmısın sen biraz..! Geceleri uyuyamıyorum hala.. Gece bekçiliğinden kalan maraz..
Sosyal paylaşım sitelerinde gezinip duruyorsun.. Kimlerle lafladığını izliyorum..Ayıp ayıp..Kendinde küçük kadınlarla..Git kendine yeni iş bul..mesela..Boş zamanlarında en çok sevdiğin kitap okumayı da bıraktın..Kütüphanen toz altında, mahsur, mahsun!
Kerhanede bile bekçilik vermezler bana.. Rüşvetle çalışıyor tüm sistem..
Bulacağız bir yolunu muhakkak..! Şimdilik ne açız, nede açıkta..!Gün ola harman ola..
Kitap okuyamıyorum.. Bu doğru.. Internet yaşamımın bir parçası oldu.. Bu da doğru..bir sürüyü takip ediyorum.. Çobanı görünmese de..
Bıktım senin tekerlemelerinden, mazeretlerinden, savsaklamaalarından..
Bende senin çenenden!
Öyleyse hallet.. Hemen..! Kurtul benden!
Biliyorsun bu imkansız gibi bir şey..Eşek yükü kadar para gerekli.. Kolay mı?
Doktor Rahmi beye gidelim dedim ben sana.. Bir yol yöntem öğretir en azından..Heryerde tanıdığı var.. Medyada onun ismi geçiyor..her zaman, her kanalda..
Medya da mı dedin.. Dur tamam.. Buldum galiba..!
Ne buldun? Define mi..
Gülme..şaşacaksın..gidiyoruz..hemen şimdi!
Randevu aldın mı.. Öyle elini kolunu sallayarak gidemezsin! En az bir kaç hafta bekleyeceğiz.. belki de daha fazla..
Haklısın.. Ver kartını hemen arıyorum...tamam aynanın yanına koymuşum..
Alo Rahmi beyin kliniği mi.. Evet efendim randevu almamız mümkün mü acele..bir ay mı dediniz..nasıl olur! Peki peki yazın lutfen..iptal olunca beni arayacak mısınız? Çok teşekkürler..!
Gördün mü ne kadar kolaymış..! Bir işe başlamak başarmanın yarısı; bitirmenin tamamıymış..
Şimdi de sen başladın tekerlemelere..
Sosyal paylaşım sitelerine girmekten vazgeçmen mümkün mü?
Anladım kendine ait bir siten var..şiirlerini fotograflarını asıyorsun..bu sana yetmez mi?
Hele o kadınla konuşmanı hiç hazzetmiyorum..Hani şu çocuğu olan..yan yana resimini asmış sayfasına.. Sende beğenmişsin..işler tıkırında yani..O kadın çok genç değil mi?
Biliyorum her saniye beni izliyorsun..sana hesap vermek zorunda kaldığım için eziliyorum.. Özgürlüğümü kısıtlıyorsun..Kıskanıyorsun değil mi? Söyle!
Gençmiş.. Ne var yani, seviyoruz birbirimizi anladın mı.. Anlayamazsın sen, sevgiyi tadmamışsın bunca yıl! Boşuna konuşuyorum..!
İzlenmek kötü biliyorum.. Ama elimde değil.. Bunu sende biliyorsun..Onu sevdiğini de biliyorum..Sana masal okurken gözlerine baktım.. Parlıyordu.. Binbir gece masalları..Neler anlatmak istiyordu sana aceba!? Şeyriyar!
Bundan sonra senin adın Bekçi Şehriyar olsun..O da Şehrazat olmayı kafaya koymuş baksana!! Her halinden belli.. Kumrular gibisiniz.. Maşallah!!
Dalganı geç bakalım..Senden kurtulur kurtulmaz ona koşacağım..Uçacağımmmm!
Uçağa binmekten korktuğunu biliyorum Vencouver'e..Kanada'yadek nasıl uçacaksın en az 12 saat..!? Hem nereden bulacaksın o kadar parayı..banka mı soyacaksın!?Hem kaç kelime ingilizce biliyorsun..!? Orada yaşayabilecek misin.. Ne zamanadek vize alabilirsin!? Tuvalet bekçiliği yaparsın belki orada!
Sen paradan bahset bana.. Bulunca göreceksin.. Heryerde yaşarım ben! Hele sevdiğimle..!
Kenefte temizlerim.. Limonda satarım..Hem limon satmak için dile ne gerek! Dedem Anadoluya sürgüne geldiğinde kaç kelime türkçe biliyordu sanıyorsun!
Sen o kadını yakından tanıyor musun? Evlimidir ayrılmış mıdır.. Çocuğu var mıdır..işi gücü.. Sordun mu bunları..Sormadın! Bir kaç gün çet yapmakla nasıl anladın?
Sormak, sorgulamak adetim değil.. Anlatırsa dinlerim..Önce sevgi.. Sonrası gelir..
Güven.. Saygı vs.. tekerlemelerin..Parasız olmadığını, olamayacağını biliyorsun bal gibi!
Samanlık seyran olalı çook oldu! Boşver sen bu palavraları.. Yemezler!
Bir başkasını unutmak için seni sevmişse..yaraya tuz basmak gibi mesela! Ya o adam aniden karşınıza çıkarsa bir gün..Çocuğun babası mesela! Veya senden bıkınca ona dönerse.. O zaman halin nice olur!?
Bana karşı oldukca insafsızsın.. Beni benden daha iyi anladığını düşünüyorsun..Bunu anlarım..ama aramıza girmeğe kalkma..!
Sormadım dedim ben sana..zamanı gelince anlatmasını bekleyeceğim.. Bir kaç ip ucu veren şiirlerini postaladı bana..Ne zamanadek bilemem..ama bekleyeceğim..ben herşeyimi açtım ona..beni olduğum gibi kabul edeceğini söyledi.. inanıyorum ona.. Sevgi inanarak kökleşir yüreğinde insanın..
Senin yüreğin yok ki..sadece beynin var!
Ya senin..!?
Ben yüreğimle düşünmeyi öğrendim..Belki çoğu kadınlar benim gibi olmayabilir..mesela o kadın! Seni satın almak da isteye bilir mi?
Neyimi satın alacakmış.. ipsizin sapsızın tekiyim!
Kapa çeneni..internetten çağrı göndermiş..konuşma saatimiz geldi..Konuşmaya doyamıyorum..İzlemeyi de bırak.. Uyu şimdi..!
Senden kopuncayadek tilki uykusuna yatacağım bil bunu!
Sen bilirsin..! Yeterki sus.. Aklım karışıyor..ikinize laf yetiştirmekten ..
Sustum!

.................

Martta yakınlaştık seninle..Bugün 27 Mayıs sevgili, yarım asır olmuş askerler sivil otoriteyi ele geçirileli..Şimdi de siviller rövanşını alıyor bu kısır döngünün..O zaman sen henüz doğmamıştın.. Ben ise çocuktum..sakalım bıyığım henüz terlemişti..Tahteravelli gibi.. Hiçbir şey değişmedi..oyun aynı.. Yazanlar aynı..Oyuncular maskelerini değiştirdi..Zaman daha da "kekeleşmekte"
Bari sen kekeleşme konuş..anlat bana kendini..seni tanımak istiyorum, senin kendini tanıtacağın kadarını bilmem yeterli ise eğer. Bu seni rahatlatıyorsa..
Bu gün 27 Mayıs sevgili..sana şiirler yazsam az..anlatamam sevdiğimi..kelimelerim kısır kalır..anlatamam menekşe gülüşlerinden uçuşan kelebekleri.. "Kelebek etkisi" derdin sen hep..işte öylesine..uzağım yakınlığım oldu..yalnızlığım çoğulluğum oldu seninle..
Oralaradek gelir miyim; nasıl gelirim bilmiyorum..
Buralaradek uçar mısın.. Nasıl kanatlanırsın.. Onu da bilmiyorum..
Ama, bu evren var oldukca biz ikimiz biryerde buluştuk; orada yaşamayı sürdüreceğiz..
Sesimiz kaybolmayacak..sarı yıldzdan akacak dünyamıza her mevsim..gül kurusu dudaklara konacak..
Soluğumuzun sıcaklığı yok olmayacak; ona, onu veren enerji varoldukca...
Kısa zamanda herşey yoluna girecek..umut etmek istiyorum..
Anlatılarını bekliyorum.. Gecikme..geç olmasın..
Yakında Rahmi bey adında bir doktorla görüşeceğiz..
Sana anlatacaklarım var..hep..
Seni sevdiğimi unutma..Hep....
Hiç...
....................

Buyrun şöyle oturun.. Istediğiniz gibi.. Kendinizi rahat hissedin önce.. Size fazla soru sormayacağım.. Kendinizi anlatmanızı istiyorum.. Anımsayabidiğiniz kadar gerilere gidin lutfen.. Anlatın.. Sesinizi kaydediyorum izninizle..Umarım bir mahzuru yoktur..Paltonuzu çıkarın.. isterseniz sırt üstü uzanın şu sedire..
Ne paltomu çıkarmak, nede sırtüstü yatmak istiyorum.. Böyle rahatım..
Kendimi bildim bileli beni gölge gibi takip ediyor..Ondan ayrılmak istiyorum.. Olmuyor..
Nasıl yardım edersiniz bilemiyorum.. Yoruldum sıkıldım..bıktım..Kendimi okumaya verdim..maaşımın yarısını kitaba ayırıyordum..şimdi de internetten çıkamıyorum.takıldım kaldım...
Ha.. Kim!? Hımm.. Anladım efendim.. Devam edin..
Her an arkanızdan birisinin sizi takip ettiği hissini düşünün.. His değil bu gerçeğini düşünün bir de.. Ensemde iki göz kocaman..Evlendim.. Rahat yüzü görmedim.. Ayrıldım.. Şimdi bir kadınla konuşuyorum çok uzakta.. Beni seviyor bende onu..Ama, bu bana engel oluyor..Ondan kurtulmak istiyorum.. Yardımınıza ihtiyacım var.. Hemde çok..!
GATA da tanıdığım uzman arkadaşım var.. Bu belki size pahallıya malolabilir.. Ama denemeye değer..Sizi sakinleştirmek için bir ilaç yazacağım..O konuşup sizi rahatsız edince kullanırsınız.. Günde dört taneden fazla almayın..Referans mektubunu sekreterimden alabilirsiniz..İyi günler diliyorum.. Geçmiş olsun!
Bu şekilde ayrılmanın psikolojik sorunlar yaratması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bana ne kadara mal olabilir..? Malum mahalle bekçiliğinden emekliyim..üç beş kuruşum var yastık altında..
Meraklanmayın hallederiz..Sekreterim size randevu verecek efendim.. GATA dan sonra tekrar görüşeceğiz mutlaka.. Emin olun! Tekrar iyi günler..sorun olursa beni cep telefonumdan da arayabilirsiniz..size her konuda yardımcı olacağım.. Merak etmeyin!
Teşekkürler.. Size de iyi günler..!

.................

Alo Şerfettin beyi bağlayın lutfen..Merhaba dostum GATA da havalar nasıl? Çok güzel..
Sana bir hastamı gönderiyorum.. Bekir Karakedi..Bugünedek rastlamadığım bir vak'a..nasıl anlatsam..bilemiyorum.. Sana yazdım elektronik postadan alırsın biraz sonra..Ama, tam piyangoluk.. ikimiz içinde..Medyayı bana bırak..Bütün kanallara haber edeceğim.. Yeterki bülbülü konuştursunlar...Tabii Sağlık bakanını da sen ayarla..Bomba gibi bir haber! Oskarlıksın sen azizim..Bu iş bitsin, seninle bir Paris yaparız..Öptüm dostum.. Leylayı da öp benim için..

.................

Rahmi bey GATA'ya havale etti..Profesör Şerafettin beye.. Neden anlamadım.. Ama, önce orayı gör dedi..aniden neşelendi..güldü..kavrayamadım.. Bu ilacı da sakinleşmem için verdi..Kapıdan çıkarken sekreteri resmimi çekti..kavrayamadım neden? Tebessüm de temeyi ihmat etmedi şıllık! Kamburuma taktılar.. neyse..
Gördün mü ne kadar kolaymış..senelerdir ihmal ettin.. Alladın pulladın salladın...
İlacı bırak içme.. Alışkanlık yapabilir..Şimdi ne yapacaksın..?
Bugün yarın GATA dan ararlar..oraya gideceğiz..
Yaşasın! Kurtulacağım artık senden..! Sen hazır mısın? Güveniyor musun Şerafettin beye? Hemen aramazlar..bekleyeceğiz..
Beklemek.. Beklemek..ölümü beklemek en kolay olanı..ne zaman nerede bilinmiyor..hoşgeldi sefalar götürdü..
Yaşamak varken ölümü anmak..çağırmak kapıya ezraili..daha çok erken..belki benim için..yarıda kalanlar için..yarımlıklardan sarkan şakaikler için..senin içinde geç değil..
Ben hep geç kaldım.geciktim, yetişemedim zamana..hızına erişemedim, ayak uyduramadım. Nal topladım hep..hiçliğe kavuşmak için..
............
Alo Şerafettin bey.. Tamam anladım.. Hemen çıkıyoruz çantam hazır..üçüncü katta buluşuruz..Medya mı dediniz.. Anlayamadım.. Peki..ben hazırım..siz uçak biletimi aldınız mı..tamam anladım..görüşmek üzere..
Ne uçağı.. Ne bileti.. Ne dolaplar çeviriyorsun söylesene.. Nereye uçuyorsun..ne planların var..anlat bana..nolur..
Meraklanma.. Anlatacağım..önce hastaneye gitmemiz gerek.. Bizi bekliyorlar..
Saklama, anlıyorum..hissediyorum.. Benden kurtulur kurtulmaz o kadına uçacaksın.. Kanada ya..Yolun açık olsun..seni tutan kim..!? Neden dolanıyorsun odanın içimde..neden duvardaki resmi indirdin..şaşkın ördek gibisin..Korkuyor musun hastaneden? Hadi söyle..!
Senelerim geçti bu evde.. Acı tatlı tüm anılar sinmiş duvarlara..annem ve babamın resmini aldım sadece..bir kat iç çamaşır..pijamalarım..terliğim..okuma gözlüğüm..radyom..o kadar..
Bilgisayarı kapatmayı unutma.. Sevgiline mesaj yolladın mı? Merak eder seni.. Biliyorsun seviyor.. Seni senden fazla..!!! Buzdolabını da kapat..bozuk biliyorsun su akıtıyor!
Dün gece yazdım kısaca.. Meraklanmasın deye..Blog sayfamı da yeniledim..hadi çıkıyoruz..eyvallah
Kaplumbağa gibisin..seviyorum bu halini..telaşlanman bile yavaş..ağır ağır ayrılmaların..acelesiz..geriye bakmıyor gibisin ama, aklın hep geçmişe takılı..Yılgın değilsin.. Nede yalıtılmış..yalın..salına salına gidişin bile umarsız..beklentisiz..ama belkemikli duruşun..
Sus artık.. Üzüyorsun beni..bu sokaklar..adımlarım kalacak geride yürünmemiş köşelerde..sokağın çocuklarının sancısı sinmiş parkelerde..sıvasız evlerin isli bacalarından tüteceğim bir gece vakti gene..savulun bekçi Bekir geliyor..!

..............

Neredeyiz? Söylesene Bekir! Kocaman bir fanusun içindeyiz sanki..seni yüzükoyun yatırmışlar..tepedeki adamlar- kadınlar da kim.. ? Kameralar..flaşlar..karşıdaki televizyon ekranında senin görüntün.. Üzerine tişört giydirmişler.. Başkan Adayımız..oklar.. Ve sen gülüyorsun.. Seçimlere aday mı kaydettiler seni..Başkan babamız Bekçi Bekir.. Slogana bak sen.. Bekir Bekir  uyumanın sırası mı şimdi..Karakedim uyan!
A aa.. Dünya televizyonları seni gösteriyor.. Papa Hazretleri de Bekçi Bekir' in ayrılmasına karşıymış.. Sadece Washington kerhen destekliyormuş senin Başkan adaylığını..Seçim afişleri.. Hep senin resmin muhalefetten mişsin.. "Müzmin Muhalif Bekçi Bekir" sloganına bak.. Beğendim.!. Göbeğin çok büyük çıkmış afişte..Bütün gece bilgisayarın karşısında oturursan böyle olur..Karakedim uyan!
Borsalar da senden bahsediyor baksana.. Tüm kumarhaneler,at yarışları durmuş senin ayrılman üzerine bahse girmiş milyonlar.. Asrın Olayı imişsin.. mişiz.. Benim haberim yok.. Uyan Karakedim.. Uyan.. Sırasımı sızmanın şimdi.. Ne içirdiler sana..!? Kolundaki iğne ne.. Serum veriyorlar sana..Çevremizdeki maskeli adamlar, kadınlar ne yapıyorlar öyle..?
Uyannn!
Sus bre kadın.. Kaç gecedir uyuyamıyordum sızmışım.. Yaptıkları iğnenin etkisi olmalı.. Ne güzel rüya görmeğe bile başlamıştım..sisler içinde..bembeyaz..
Oh içim rahatladı.. Konuş..Nolur anlat ne oluyor bize..!? Susacağım.. Sen, konuş demeden bir kelime bile etmeyeğim söz.. Yeterki anlat.. Merakımı gider..Bekir!
Önce Bekir Bekir deyip durma bu isimden öylesine bıktım ki..Sanki bekçi köpeğini çağrıştırıyor..Senden başlayayım.. Sen hep vardın benimle..senin adın "Hep" olsun ..tamam mı..? Ben hiçliklerde dolaştım, kendimi aradım ömrümce.. Benimkisi de "Hiç" olsun..
Hep'le Hiç in öyküsü bu..yarımlıklardan arta kalan..Senelerdir bu sır, ur gibi yapıştı sırtıma.. Kemirdi beni..anlatsaydım sağaltacaktım acılarımın en köklüsünü..suya atacaktım..asi bir nehre bırakacaktım..unutacaktım..anlatamazdım sana bunu..demek ki şimdi imiş sırası..
Yedinci kız çocuğunun doğduğu soğuk bir Cuma sabahı kambur müezzin Feyzullah efendi dalgın ve üzgün Yeni Camiye gidiyormuş..Kapının önünde kundağa sarılı bir erkek bebek bulmuş..göbeği dişle kesilmiş..Kundağın içinde anne ve babamızın resmi varmış..
"Bu bebek bana yüce Allahın lütfu" deye bağrına basmış..Süt anam önce kabul etmemiş emzirmeyi süt kardeşim Ayşe ile, sonra boyun eğmiş Feyzullah efendiye..Sen yavaş yavaş büyümeğe başlamıştın..Babalık farkına varınca..utanmayayım deye okula bile göndermemiş.. Hafız yapacakmış beni.."Okuyupta alim mi olacak mışım-mışız" Askere bile almadılar..babalık öğretti okuyup yazmayı..kitap kurdu oldum sonra da..Gece bekçiliğinden başka iş bulamadım.. Koca gocuğuma sarılıp yollara düşüyordum.. Sokak sokak..Sen büyüyordun..sessiz çığlıklarını duyuyordum..sadece evde ben yalnızken konuşuyordun benimle..seninle iyi anlaşıyorduk.. Ta ki sütkardeşim Ayşe' ile başgöz edilenedek..Onu hiç sevmedin..sevmen de gerekmiyordu..onunla senin aranda kaldım...
"Iki arada bir derede nasıl kalınırmış" çok iyi bilirim..
Babalık çok değerli bir insandı.. Vicdan sahibiydi..O ölünce, Ayşe den ayrıldım..
Sonrasını biliyorsun..!
Senin de sevmek sevilmek elbetteki hakkındı.. Ayrılmayı sen istedin..ben planladım.. Ama, böyle gürültü koparacaklarını tahmin etmemiştim..Medyayla yatan sersem tavuk gibi kalkıyor tüyleri yolunmuş..Mecburdum.. Böylesi bir ameliyat için.. Kanada ya uçabilmek için paraya ihtiyacım vardı biliyorsun!
Reklam şirketlerinin eline düşmenin ne demek olduğunu öğrendim.. Ama, artık geç..
Papa bizim ayrılmamızı istemiyormuş..! Tuhaf değil mi.. Muhalefet partisi de Başkan adaylığı listesinin başına geçirmiş bekçi Bekiri.."Müzmin Huhalif Bekçi Bekir" sloganı tutar mı bilmem ama..Dünya beni.. Yani bizi konuşuyormuş..günlerdir..
İzleme rekoru kırmışız.. Diziler havada kalmış..Savaşan askerler bile.. Üç günlüğüne bizi izlemek için silahlarını susturmuş.. En çok bu haberi beğendim..!
Hep..birazdan uyutacaklar sanırım..çok derin bir uykuya dalacağız..Umarım gözlerimiz açtığımızda ikimiz..!

Evet.. ikimiz bir daha birlikte olamayacağız..nolur biraz bende konuşayım..mı!?
Seni kıskandım..Ayşe den.. Kanadalı o kadından.. Ama herkesten.. Bunu farkediyordun..farketmemen imkansızdı..ben kalbimle görüyor.. Düşünüyor sesleniyordum sana..sen beynin ve mantığınla..
Kardeşimdin..! Tanıdığım, tenini, kokusunu hissettiğim tek erkek sendin!
Ayşe ile sevişirken ben ne hale geliyordum tahmin edebiliyor musun?
Eziliyordum.. Ufalanıyordum..sıfırlanıyordum! Onun eli senin yüzünde.. Vücudunda gezinirken.. Saçları.. O mavi gözleri..! Beni çılgına çeviriyordu!
Sen sırtını çevirip yatarken..o beni okşuyordu! Seviyordu!
Ben de ondan hoşlanıyordum..ellerim erişemiyordu..dudaklarım..yoktu..sesim kesilmişti..sadece yüreğim delice çarpıyordu!
Artık söyelemenin vakti geldi geçti belkide..
Sen, beni Ayşe'den kıskanıyordun! Onun bana olan sevgisini sezmiştin..
Ondan ayrılmanın gerçek sebebi de buydu!
Sen beni seviyordun!
Ben onun için senden ayrılmak istedim..
Ölünceyedek bir kambur.. Bir kene gibi sırtına yapışmaktan bıktım..
Anlıyor musun bıktım...!
Ben sadece bir erkek tanıdım.. O da sendin! Seni sevdim!

Sus sus artık konuşma..!
Azap veriyorsun! Beynim ufalanıyor.. Gözlerim kararıyor..kulaklarım çınlıyor...narkoz verdiler galiba..heryer bembeyaz.. Bir tunel var önümüzde..ben ve sen uçuyoruz..beyaz kelebekler gibi..
Hep.. Hep.. Yakala elimi...

Hiç..artık hiç ayrılmayacağız...!
Hiç...
....................

Haber merkezi:
Tüm dünyanın merak ve heyecanla izlediği üç gün üç gece süren başarılı operasyon neticesinde Veba Mahallesine kayıtlı Bekir Karakedi ikiye ayrılmıştır..Bekir Karakediye yapma kalp takılmıştır! Prof Dr Rahmi bey ve ekibinin konrolünde her türlü tıbbi müdahele yapılmasına rağmen yaşatılamamıştır..Prof Rahmi bey ikizinin kalbini takmamıza Bekir bey izin verseydi yaşatabilecektik..diye beyanatta bulunmuştur..
Her türlü gerekli bedensel araçlar takılan ikiz kardeşi bir tek cümle konuşabilmiştir..
" Edi bese" deye seslenen bu ikiz kardeşe allahtan rahmetler diliyoruz...

Bu "Hilkat Garibesi" siyamlı-ikizlerin kadavrası başta Paris, Londra, New York, Berlin ve Tokyo olmak üzere dünyanın sayılı müzelerinde sergilenecektir!
Bu gösterilerden elde edilecek gelirden bir miktar Veba mahallesinin ortasına bir KaraKedi büstü yapılmasına harcanacaktır..
"Buradan bir karakedi geçti".. Adlı Kedi büstünün yapım çalışmasına heykeltraş Mim Kemal tarafından başlanılmıştır!
Duyurulur!
...................
Yeşilbahçe Havalimanından duyurulur.. Sayın yolcularımız Kanada Vencouver'e uçacak Boing 736-2  uçağımız iki nolu girişte yolcularını içeriye almaktadır..Sayın Bekir Karakedi..lütfen acele uçaktaki yerinizi alınız.. Bu son anonsumuzdur..
Sayın Bekir Karekedi..
Hep geç mi kalırsınız
Hiç uçağa binmediniz mi!
..................
Alo.. Karakedim.. Nolur ses ver!
Bir haftadır yoksun ortalıkta..meraktan çatlayacağım..İnternete de girmemişsin.. Ne blogların tazelenmiş.. Nede sosyal paylaşım sitelerinde beğenilerin var!
Hasta mısın gene.. Üşüttün mü!?
Uçağı mı kaçırdın.. Bilmiyorum.. Sana neler oluyor böyle..
Dengesiz adamın tekisin! Kızıyorum sana..
Televizyonda bir haber programı izledim..adam tıpkı sana benziyordu!
"Hilkat garibesi" imiş..
Ne olacak şimdi! ?
"Ya hep yada hiç" der dururdun bana!
Hiç!


Volkan Kemal
16 Ocak 2013 Salı 19.23