Saturday, March 23, 2013

LAWRENCE FERLINGHETTI


‘Gözlerim öyleydi. Her şeyi gördüler, her şeyi görmüşlerdi, hiçbir şey anlamadılar…’ – LAWRENCE FERLINGHETTI
 lawrence-2
‘Elim ona ulaşmıyordu. Elime bir şey olmuştu. Çok kirliydi. Dünya kirliydi herhalde. Tırnaklarım uzamıştı. Kök rengindeydiler. Köktüler. Birisi beni ekmişti. Toprakta büyüyordum. İlk kez ayaklarımı gördüm. Ayakkabılarımın uçlarından  tırnaklarım fırlamıştı ve dışarı doğru büyüyorlardı, ve kök rengindeydiler. Tüm bedenim büyüyordu. Yüzüme dokundum. O da büyüyordu. Başka bir yüz halini alıyordu. Seine rıhtımı boyunca, Malaquais rıhtımı boyunca rüzgar beni soluk alıp veren patlamalarla, suya kadar süpürdü. Suyun terinde yüzümü tanıyabiliyordum. Bir sürü küçük, akıcı kırışıklıkla kaplıydı, her yönde küçük çatlaklar, gözlerin köşelerinden kulaklara, ağzın köşelerinden buruna, burnun köşelerinden yanaklara, yanakların altlarından çenemin altına kadar. Alın kırışıktı, çünkü birisi çok küçük bir sabanla toprağın yüzeyini sürüyordu, ve yüzümde başka çatlaklar vardı, düzenli yarıklar, camcıyla değiş tokuş ettiğim fena halde çatlamış aynadaki gibi. Sulara geri döndü, çatlaklar yüzeydeki kırıklar, kayıyor, değişiyor, her şey hala büyüyor. Gözlerime dokundum. Ya da aslında yuvalarına. Gözler artık hiç de yerlerindeymiş gibi değildiler. Hayır, oradaydılar, sadece gözbebekleri dağılmış, gözlerin  boş görünmesine yol açıyorlardı. Yalnızca çok net oldukları için boş görünüyorlardı. Küçük köylerde belediyeye ait heykellerin gözleri gibi, yosunların yeşil cüzamı sarıyordu onları. Gözlerim öyleydi. Her şeyi gördüler, her şeyi görmüşlerdi, hiçbir şey anlamadılar. Ama artık onlarla göremiyordum. Arada bir şey vardı. Ah, gözyaşlarıydı. Gözlerim ağlıyordu, akılsız yaratıklar. Suyun sel olmuş çığlığını duydum, nehir bahar yağmurlarıyla taştı, hızla aktı ve çalkalandı. Bir köprüdeydim, bir korkuluk duvarının üzerinde, suya doğru sarkmıştım, su gözlerimden boşalıyordu, her şeyi görebilen ve hiçbir şey anlamayan gözlerim ve şimdi su yüzünden göremiyordu. Ruhumdan gelen bir vücut kokusuna sahiptim, ve su beni aşağıya deniz seviyesinin altına sürüklemek için hızla aktı. İçinde soğuk görüntüler. Su denize ulaştı, her şey suda son buldu, deniz dünyayı sele boğdu, parçalandı ve altınkayalı sahillerde çığlığını savurdu, denizin çarptığı kuleler yıkıldı, tükenen sahiller bozuldu, ve deniz girebildiği her yere hızla doldu. Her şey ufalandı ama gözlerimde tekrar hayata döndüler. Bir kök filizlendi, bir gözümün ucundan bir kök filizlenmişti. Bir karganın eğri ayağına dönüştü ama uzadı, daha çok boynuza benzedi, dokunaçları çıktı, dalları, ve bir kök halini aldı. Bir karganın üzerindeki bir kök, bir karganın büyüyen. Karganın pençesi yeni kökler halinde gelişip yüzüme, boynumdan, bedenimden aşağıya yayılan diğer karga ayakları arasında, gözümün köşesine tutundu. Bedenimin merkezinden filizlenen büyük dev bir asma vardı, göğsümden büyüyen ikiz çalılar vardı, kasığımdan filizlenen tek köklü bir ağaç. Bedenimin ortasındaki dev asma göbeğimden çıkıyordu. Göbek bağı her şeye rağmen çözülmüştü. Birisi onu çözmüştü, ve o doğum öncesindeki gibi tekrar büyüyordu. Ne yapması gerektiğini açıkça bilen birisi. Her olasılığa karşı, Birisi’ni büyük B ile söylemek daha iyiydi. Asla bilemezdiniz. Birisi o asmayı tekrar çekiyordu. Başka birisine bağlanmıştı yine. İçinde olduğum dev bir beden. Hayır, henüz içinde değilim. Beni doğuracak olan kadın hala bakireydi. Hala bana gebe kalması gerekiyordu ama sonunda doğuracaktı beni. Gündoğumu süt gibi koyulaşıyordu. Bir bedende. Süt bir bedende oluşuyor, henüz gebe kalacak hamile bir bedenin göğüslerinde. Sütten bir ırmak hızla akıyor, köprülerin altından, sonsuz, sel gibi, bir bebek gibi ağlayarak. Daha büyük, daha ayrıntılı bir şey haline geliyordum. Yüzüm, başka bir yüz olurken, daha da şişmanlaşıyordu. Bir yüzün kalıbı gibi oldu, yontucuların bir yüzü oluşturmak için kullandıkları türden. Benim için yeni bir yüz biçimlendiriliyordu, ama şu ana kadar yalnızca kalıbı vardı ortada. Yüzümde küflenme başladı, Rodin Müzesi’nin bahçelerindeki bronz heykellere musallat olan yeşil cüzam gibi. Artık küflenme yüzümün tamamını kaplamıştı, ve tamamen kaplandığında, yüzde gözenekler oluşturmaya hazır hale geleceklerdi. Yo, yüz zaten gözeneklenmiş ve çiçek bozuğu olmuş ve çillenmişti. Onu dökmeye hazır olacaklardı aslında, oluşmakta olan yeni kalıba, bir düşünce kalıbı. Yeni beyin dökülmeden önce beynin tamamı için yeniden bir kalıp oluşturulmak zorundaydı…’
 LAWRENCE FERLINGHETTI
(‘Onun’, Çeviri: OLCAY BOYNUDELİK, ALTIKIRKBEŞ Yayınları, Nisan 1997…)  

Tuesday, March 12, 2013

Dudaklarımı dikerek gömün


 A. REZAK GÜLMEZ*

Bir kaç askerin köylüyü sürüklediklerini seyretti. Boş, yıkık damı eğik titrek yıkıntısı güneş ışığı altında bükülen evin arkasına sürükledikleri köylü şimdi yerdeydi. Elleri etrafına dağınık ölüyor gibiydi. Başı yana eğik, saçları karmakarışık, ölmüş ama daha onun ayırdına varamamış bir hayvan gibi boşluğa bakıyordu.
Hava o kadar ağırdı ki, kanatlar gövdelerini taşımayı reddediyordu. Üstüne abandığı beden diz çökünce öfkesi hafifledi. Kocaman elleriyle çökmüş bedenin başını ayaklarının dibine doğru; balçık, hayvan ve insan pisliklerinin içine eğdi. Başı bastırdıkça bastırdı. Yüz balçığın içinde kalıbını aldı. O, başı bastırırken postallar bedeni eziyordu. Bedenin elleri ayakları boşluğu dövdü derken hırıltılar duyuldu ve ağız pislikle doldu. Burun kanatları kocaman açıldı. Dudaklar seyirdi; dili gırtlağına akıyor gibiydi ve yine hırıltılar duyuldu sonra bedenin hareketleri sıyrıldı. Sanki öldü. Başını bastıran eller gevşeyince bir bacağı dağınık yatıyorken diğeri durgunluğu tekmeledi. O, bacağını hissetmedi; nefes de almıyordu. Gözleri kapalıyken karanlığa ansızın uyandı. Uyandı mı? Uyanıklıktan ziyade rüyadakine benzeyen tuhaf bir sanrısal bilinç haline çekilmişti. Ama sıkışan kalbini bildi. Neden sonra nefes almadığını anladı. Dili boğazına akıyordu dehşetle yataktan doğruldu. Uyuk hali henüz yırtılmamıştı. Güçlü bir ses yalpalı vuruşlarla içini dövdü. İşittiği sesin içinden mi, dışından mı geldiğini bir an için ayırt edemedi. Rüyayla uyanıklık arası dağınıklıkta dilini kustuğunda kaç zamandır uykusunu bölen o mahut rüyayı gördüğünün ayırdına vardı.
O bir asker eskisi... Gecelerine nasıl karıştığını bilmediği bir zamandan beri hep aynı rüyayı görüyor; gündeliğin akarında onu hep bir şekilde silmeyi başarıyordu. Şimdi görev arkadaşlarıyla arada bir eskilerden konuşmak, anıları tazelemek için toplandıkları bir akşam yemeğinde, iki diken bir çekirdek halde, ağzı kulaklarında, neşesi yerlere dökülüyor asker eskisinin. Sofrayı neredeyse tümüyle kaplamış iç pilav doldurularak çevrilip kızartılmış bütün bir kuzu henüz bitti. Tatlılar bekleniyorken biri: "Ne günlerdi'' diyor. Derken uzak, sis içinde hiç bir yerdeki eski havadislerden konuşuyorlar. Biri, içerideki ve dışarıdaki düşmanlardan söz ediyor; biri, vatanın bağrında yuvarlanıp kanını emenlerden; biri şehit kanıyla sulanmış vatanın bölünmez bütünlüğünden ve vatan için nasıl can verilmesi gerektiğinden... Söz bu uzayıp arşa yükselirken, biri eski günlerden kesitlerin bir karabasan gibi gelip rüyalarının oralarına buralarına aktıklarından dem vuruyor. İnsansızlaştırılan köylerin döllediği, adını bilmediği yaratıkların doğuşunu yüzünde korkuya benzeyen bir ifadeyle anlatıyor ve yanmış bir köyün girişinde diyor, ''Vahşileşmiş bir kediyle karşılaştım. Kedinin baktığı yere baktım: Mezarından ölü kadınlar kalkıyordu, gördüm; ay ışığında inci gibi parlayan bebeklerin gözyaşlarını topluyorlardı. Biri ''Benim rüyalarım çok kalabalık'' diyor; ''Ucu başı belli olmayan korkunç bir kalabalıkla geliyorlar. En önde saçları yanmış, memeleri entarilerini parçalayarak dışarı çıkmış kadınlar yürüyor. Kadınların elleri mor, yeşil damarlı... Avuçları hep göğe açık; başları hep bana dönük... Ayakları ters dönmüş, uçları arkada, topukları ise önde. Boyunları kolları kadar incecik. Arkalarında sayısızca insan gelip karanlığa karışıyor, üstüme üstüme geliyorlar.'' Biri...
Ve asker eskisi ağzı doluyken rüyasını hatırlıyor. Hatırlamasıyla kollarını boşalması, bacaklarının titremesi bir oluyor. Boğuluyor gibi. Bağırmak, çığlık atmak istiyor ama yapamıyor. Bedeni kasılarak sarsılıyor. Bir nefes alıyor, belki bir daha... Derken fal taşı gibi açılmış gözleri, bir cesetten bile solgun halde odanın ortasında ayakta duran köylüyü buluyor karşısında. Asker eskisi titriyor, ürkmüş bakışlarını köylünün üstünde sabitliyor. Köylünün ağzından akan irin yerlerce dökülüyor, irin askerin beline doğru yavaşça ilerliyor, boğulacak. Köylü hiç kımıldamıyor. Ayakta dikiliyor. Ayakları üstüne kurulmuş bir ağaç gibi. Bakışları hala artık boğazına derin irin batmış askerin üstünde. Askerin bakışları köylünün korku, yılgı dolu gözleri takılıyor. Onlarda yüzünün aksini görüyor. Bu yuvasında fırlamış gözler ona bir ölünün katiline dair sakladığı son imgenin gözbebeklerine kazındığını hatırlatıyor. Korkum onu ele geçiriyor. Köylünün onun irisindeki görüntüsü yavaşça gözkapaklarının ardında kaybolurken sanrıdan sıyrılıyor; ama yaşattığı gerçeğe boca edilmiş başka bir sanrıya akıyor. Başını pisliğe bastırmadan önce köylünün göz çukurunun korkuyla dolmasını, orada kendini tamamlayan korkunun taşarak yanaktan süzülmesini, o yerde hiç uyanmamış dünyanın kendi hafifliğinde beklemesini ve çekilen avuçları, seğiren dudakları, korkudan yok olan gözleri ve yaşama isteğinin çoğalarak yüzünde anlamsız bekleyişini anımsıyor: çünkü bir insan... köylünün o hırıltısı şimdi onda biteviye bir uğultu, ilelebet peşini bırakmayacak bir kulak çınlaması gibi delirtici kalbini oyan, ruhunu sarsan, aklını oynatan bir etkiye yol açıyor. Sanki şimdi belleğinde bir bellek; gözlerinde bir göz daha var.
Ve, doluyken birden ağzını farkediyor. Dili bulamacın içinde kıpırtısını duruyor. Dudakları sanki ardı irin dolu bir yaranın ölmeyen dudakları... Birbirinden uzak iki yaratık gibi öylece bekliyorlar. Onun değil, ağzında başka bir ağız var, söz geçiremediği. Dudaklarını bir daha açmamak için sıkıca kapatıyor ve ağzının içindekini zorlukla yutuyor. O günden sonra asker eskisi uyanıkken ağzını açmıyor hiç. Yemiyor içmiyor; tek bir söz dahi söylemiyor, yalnızca belli aralıklarla yutkunuyor. Çevresi önce olana anlam veremiyor. Sonra bilindik bütün çarelere başvuruyorlar ne ki, ağzını açmayı, dudaklarını aralamayı reddediyor. Biçimsiz ağzının içinde rüyasına karışan  köylünün ağzını; dişlerinin dibinde ise, karanlık bir pislik çukurunun olduğunu sanıyor. Bedeni kendiyle tiksiniyor ve onun ruhsal dramı sürüyor. Günler akarken bilinci dehşet acıkmış bir insanın bildik bilinmedik bütün yemeklerini özlüyor, korkularını, tatlarını imliyor bu gözlerini döndürüyor; ama bedeni onları yadsıyor. Uyurken ağzı hep açık uyuyor; uykudayken kötü canlı yoktur. Ama o bir ağız görüyor uykulu uyanık hep: İğrenç bir sıvı geliyor kocaman açılmış yüzdeki o yanıktan içeri giriyor. Sıvı işitimsiz sağır dehlizlerden geçerek yüzünü pisliğe batırdığı, elinden kurtulurken son çığlığını öğün yaptığı o ağızın gelip kendi ağzının içine kurulduğuna artık çok emin.
Askeri hastanede yatışının üstünde günler geçiyor. Gün gün eriyor. Önce kürek kemikleri belirmeye başlıyor, derken leğen kemikleri... Yüzü o kadar çok küçülüyor ki, gür saçları başında pösteki gibi duruyor. Artık neredeyse yatağa yapışmış bedenine tiksintiyle bakıyor. Artık susuzluktan böbrekleri büzülmüş, açlıktan midesi sırtına yapışmış, sessizlikten dudakları uçuk içinde kalmış. Bu hastane odasının her bir köşesine sinmiş ölü hücre kokusunun yarattığı ruhani huzmeyi kanıksadığı epey oluyor. Havada asılı duran keşif ilaç kokusu olmazsa ölümünü daha kolay yaşayacak. Şimdi gözleri hergün bir ton solan duvarın beyazında. Odasına hemşirelerin biri giriyor biri çıkıyor. Hemşire onun koluna, muhtemelen son devirdaimlerini yaparken, yakaladığı damardan serumu vermeye çabalarken, öncekiler gibi boşuna uğraştığını biliyor.
Asker eskisi hareketsiz yatıyor. Kızı eti çekilmiş ellerini avuçları içinde tutuyor, kendi canını onunkine katıyor. Uzun uzun bakıyor, göz göze geldiği kızına ve dudakları oynuyor. Kanlı çizgiler oluşuyor yarılmış dudaklarının kıyısında. Alt ve üst dudağının sınırları iyice belirginleşiyor. Ağzını açmayalı ne çok olmuş! Başını oynatıyor. Belli ki bir söyleyeceği var. Elini tutan kızının gözlerinin içine mutlak bir ifadesizlikle bakarak: "Ölüyorum kızım'' diyor, "beni'' diyor, "Dudaklarımı dikerek gömün..." 
* Bolu F Tipi Cezaevi

Saturday, March 9, 2013

'Bedel ödemekten korkmayacaksın'



'Eğer bir yazar, toplumunun kanunlarının ya da inançlarının artık geçerli olmadığı sonucuna ulaşmışsa konuşmak onun görevidir'

Necip Mahfuz'un Nobel Edebiyat Ödülü'nü almasından hemen sonra Paris Review'da yayımlanan röportajdan bir bölüm...

Yazar olmanıza neden olan nedir?

El-Manfalouti, Taha Hussein ve El-Aqqad gibi çağdaş yazarlardan etkilenerek okuldayken yazmaya başladım. Bana yazma tutkusunu aşıladılar, öyle ki ikinci sınıfın sonunda fen bölümünden edebiyat bölümüne geçtim.

Yazmaya ne zaman başladınız?

1929'da. Bütün hikâyelerim reddedildi. Salama Musa -Majalla'nın editörü- bana şöyle derdi: "Sende büyük potansiyel var ama henüz orada değilsin." 1939'un Eylül ayında, tarihi hatırlıyorum çünkü İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcıydı, Hitler Polonya'ya saldırıyordu, öykülerimden 'Abath al-Aqdar', Majalla'nın bana yaptığı bir sürpriz olarak yayımlandı. Hayatımın en önemli olaylarından biriydi.

Bu olaydan sonra yazılarınızın yayımlanması daha kolay oldu mu?

Hayır... Gerçi ilk öykünün yayımlanmasının ardından, yazar bir arkadaşım ağabeyinin sahibi olduğu yayın şirketinden bahsetti. Orta karar başarısı olan bir yayın komitesi kurmuşlardı, onlara katıldım. 1943 yılında düzenli olarak çeşitli eserleri yayımlamaya başladık. Her yıl benim öykülerimden birini de yayımlıyorduk.

Ama geçiminizi hiçbir zaman yazmaya dayandırmadınız?

Hayır. Her zaman memurdum. Tam tersine, edebiyata para harcadım. Uzun süre yazdıklarımdan para kazanmadım. Yaklaşık seksen hikâyemi bedavaya yayımlattım. Hatta kurduğumuz yayın komitesine yardımı olsun diye ilk romanlarım için bile para almadım.

Yazdıklarınızdan ne zaman para kazanmaya başladınız?

Kısa öykülerim İngilizce, Fransızca ve Almancaya çevrildiğinde. Özellikle 'Zabalavi' büyük başarı elde etti ve bana diğer bütün hikâyelerimden daha fazla para kazandırdı. Başka bir dile çevrilen ilk romanım Midak Sokağı'ydı. Yayıncı bizi dolandırdığı için ne ben ne de çevirmen paramızı aldık.

Genç Mısırlı yazarlarla temasınız var mı?

Her cuma akşamı Casino Kasr el-Nil'de genç yazarların davetli oldukları toplantılara katılıyorum. Şairler, yazarlar, edebiyatla ilgilenenler... 1971'de hükümet için çalışmayı bıraktığımdan beri arkadaşlarım için daha fazla zamanım var.

1952'yi getiren politik sürecin hayatınızda ne gibi etkileri oldu?

1919 devrimi olduğunda yedi yaşındaydım. Etkilenmiştim, amaçları beni büyülemişti. Tanıdığım herkes Wafd partisi üyesiydi, özgürlük adına kolonileşmeden kurtulmayı savunuyordu. Sonraları politikada daha aktif bir rol oynamaya başladım, Zaghlul Paşha Saad'ın açık bir takipçisi oldum. Ama hiçbir zaman politik bir partinin üyesi olmadım ya da resmi bir komitenin parçası haline gelmedim. Wafd taraftarı olmama karşın parti üyesi olmayı hiç düşünmedim çünkü bir yazar olarak bir parti üyesinin asla sahip olamayacağı mutlak özgürlüğe sahip olmayı istiyordum.

Ya 1952?

Devrim nedeniyle mutluydum. Ne yazık ki demokrasi konusunda fazla bir yararı olmadı.

Nasır döneminden bu yana demokrasi yönünde ilerleme olduğuna inanıyor musunuz?

Evet, elbette, bu konu şüphe götürmez. Nasır zamanında insan duvarlardan bile korkardı. Herkes korkuyordu. Kahvelerde, konuşmaya korkarak otururduk. Evde oturduğumuzda da konuşmaya korkardık. Çocuklarımla devrimden önceki olaylar hakkında konuşmaya korkardım -okula gidip yanlış anlaşılabilecek bir şey söylemelerini istemezdim. Sedat dönemi bize kendimizi biraz daha güvende hissettirdi. Hüsnü Mübarek? Anayasa demokratik olmasa da kendisi demokratikti. Artık düşüncelerimizi dile getirebiliyoruz. Basın özgür. Evde oturup İngiltere'deymiş gibi yüksek sesle konuşabiliriz. Ama anayasanın elden geçirilmeye ihtiyacı var.

Sizce Mısır halkı demokrasiye hazır mı? Nasıl işlediğini anlıyorlar mı?

Bugün Mısır'da insanlar nasıl yiyecek ekmek bulacaklarını düşünüyorlar. Sadece eğitimli olanlar demokrasinin nasıl işlediğini anlıyor. Ailesi olanların bu konuyu tartışmaya ayıracak boş tek bir dakikaları yok, çocuklarına bakabilmek için çalışmak zorundalar.

Bir yazar mutlak özgürlüğe mi sahip olmalı?

Size tam olarak ne düşündüğümü söyleyeyim: Her toplumun korumaya çalıştığı gelenekleri, kanunları ve dini inançları vardır. Zaman zaman değişim isteyen bireyler ortaya çıkar. Toplumun kendini savunmaya hakkı olduğuna inandığım kadar bireyin de karşı çıkmaya hakkı olduğuna inanıyorum. Eğer bir yazar, toplumunun kanunlarının ya da inançlarının artık geçerli olmadığı sonucuna ulaşmışsa konuşmak onun görevidir. Ama bu açıksözlülüğün bedelini ödemeye de hazır olmalıdır. Eğer bedeli ödemek istemiyorsa sessiz kalmayı tercih edebilir. Tarih, düşüncelerini açıkladıkları için hapse giren ya da yakılan insanlarla dolu. Ben her iki tarafı da savunuyorum, ifade özgürlüğünü de, toplumun kendini savunma hakkını da. İşlerin doğal akışı budur.

Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandığınızı öğrendiğinizde ne hissettiniz?

Şaşkınlıkla karışmış bir mutluluk hissettim. Ödülü kazanmayı kesinlikle beklemiyordum. Benim zamanımda Anatole France, Bernard Shaw, Ernest Hemingway ve William Faulkner gibi büyük kalibreli yazarlar bu ödüle aday gösterilirlerdi. Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi isimler.. Bir gün bir arap yazarın da bu ödülü kazanabileceğinin söylendiğini duyardım ama olacağından şüpheliydim.

Ama Arap yazar Abbas Mahmoud El-Aqqad sizin kazanmanızdan yirmi yıl önce sizi bu ödüle aday göstermemiş miydi? Televizyonda bir röportajda sizin Nobel'i hak ettiğinize inandığını söylemişti.

El-Aqqad her zaman cesur düşünceleri olan bir adam olmuştur.

Nobel'i kazanmak yaşantınızı ve üzerindeki çalıştığınız eserleri etkiledi mi?

Yazmaya devam etmem için beni cesaretlendirdi. Ne yazık ki hayatımın oldukça geç bir döneminde ödülü kazandım. Kişisel yaşantımdaysa Nobel'i kazanmak alışkın olmadığım ve tercih etmeyeceğim bir hayat tarzını bana dayattı. Birçok röportajı ve toplantıyı kabul etmek zorunda kaldım oysa huzur içinde çalışmayı sürdürmeyi tercih ederdim.

Nobel'i kazandığınızdan bu yana hayatınızda olan en önemli olay ne?

1994'te yediğim dayak. (Bir gencin boğazına bıçak dayayarak Mahfuz'un hayatına kastettiği olay. Bu cinayet teşebbüsünden sonra yazarın sağ eli uzun süre felçli kalmıştı.) Olayın korkunçluğunu bir tarafa bırakırsak insanların ilgileri ve desteklerinden çok etkilenmiştim.

Yapıtlarınızın Arap edebiyatına etkisi nasıl oldu?

Bu soruya ancak eleştirmenler yanıt verebilir. Benim eserlerimin Arap edebiyatını etkileyip etkilemediğini tartışmak onların işi. Ama Nobel Ödülü'nü kazanmamın diğer bir etkisi de daha fazla Arap eserinin dünya dillerine çevrilmesi oldu. Bunu özellikle Mısır'da ziyaretime gelen Ruslar'dan ve Frankfurt Kitap Fuarı'na çağırmak için gelen Almanlar'dan duydum. http://dipnotkitap.net/ROMAN/Necib_Mahfuz.htm

Wednesday, February 27, 2013

KEKE ZAMAN KAN UĞULTUSU ZAMAN


geçiyor tutanarak soğuk demirden moru almış parmaklar
gök delindi boşluğa düştü gözler
biriciksin
ikirciksin
hala kirlisin dedi karanlık gezegen
çatladı orta yerinden buz çağı
fasulye tanesi düştü ağaçtan
ardından indi
alice  tavşan yuvasında öldü
dirildi beşinci boyutta
elinde anahtar
önünde bulut
kapı unuttu anahtarı
kurabiyeler tarçınlandı
ayakkabısı küçüldü
tavşan ihtirası
yıldızlar kuyusu
neredeyim..........dedi
meridyensızleşti...
neydi o toprak aşkı..
yoktu işte
elimde gözyaşı tozları toplanır durur
memesi düştü kyble'nin
saçlarının sarısı yalandı
siyahtı ve kıvırcıktı
kedileşti fareyle
masallaşmayınca
düştü kaplumbağanın sırtından
orta yerine kılıcın....
sorguçlandı gözleri
harikaydı yargıç
harikaydı ülkesi kraliçenin
Alice'in büyüklük ihtirasının istilasıydı
vatansızlaştı sınır boyları
derelerde boğuldu Jack
fasulye ayaklı masal ifriti
tırmandı üstünden savaş atları
göklendi taçlar
mahkeme ertelendi
Alice'in saçları sıyahtı..

kahverengi donlu şovalyeler masklandı
basıldı masum çocukluğum
uyudu sanıldı prenses......
prensin beyaz atını uydurmuştu Rapunzel...
masallanırken zaman fasulye ağacında
cüceler düştü
eli kanlı
deli kanlı
çocuklar kovalanıyordu oyun bahçelerinden
iremleşiyordu sırça köşkler
Gılgamış sözü aldı
uzandı Heredot
kutsandı topraklar
tuzla ekmekle saklandı kan uğultusu....

zaman yoktan eridi
bir avuç kül serpildi nilden asiye
durdu eriyen susuş örtüsünün altında
Hypatianın sesi çınlıyordu taş avlularda
indirdi köklerini gökten yere vurdu
taşta duran sabır alev aldı
Alice'in fasulye saçları yandı
güneş ışıdı soğuklaştı derim
kıvrıldım yanağına ağustos böceğinin
mırıldandı sessiz
fındık faresi" Alice" dedi
farketmedim zincirimin ucu
saç örgüsünde saklı

"tuz ekmekle saklandı kanın kızıl uğultusu..
tuz ekmeğe karıştıkca kan koyulaştı
damar damar oldu gökyüzünde yıldızlar
soldu
sabahın ilk ışıkları
soldu memelere değen ilk dudak
soldu ayva sarısı
soldu karanfilleri sokakların
soldu
solaktı
sağmaldı
sağaltılmıştı oluk oluk
ama
sığ değildi..nilin asiye karıştığı delta.."

Saab

Alice Harikalar Ülkesinde Lewis Carroll

Alice bir gün bahçede oynarken bir tavşan gördü. Peşinden koşarken bir delikten girmişti tavşan. Alice’de peşinden. Bir yerden yuvarlandı ve sonra durdu. Bir masanın üzerinde anahtar buldu. Bu anahtarı her kapıya denedi ama hiçbirine olmadı. Sonra bir kapıya anahtarı koydu ve oldu ama çok küçük bir aralık kadar boşluk vardı. Bir şişeye baktı ve dikledi. Birden küçülmeye başladı. Ama kapı çoktan kapanmıştı kapı. Sonra bir kurabiyenin üzerinde beni ye yazıyordu. Alice de yedi ve boyu uzadı.
Ama öyle uzamıştı ki ayakkabıları bile olmuyordu ona bu duruma çok üzülen Alice ağlamaya başladı. Birden elinde yelpazesi öbür elinde beyaz eldiveni olan olağanüstü bir tavşan. Tavşan yelpaze ile eldiveni aceleden düşürdü. Alice’de eldiven eline aldı ki. Tavşanın peşinden koşmaya başladım ama terledi ve yelpazelendi.

Birde ne görsün tavşanın eldiveni eline oldu yani boyu kısalmış. Birden bir fare gördü. Bu fare ile konuşsam mı diye düşündü. Fare ile kaynaşmıştı bile. Baya konuşmuşlardı fare ile. Birden Alice’nin aklına kedisi Dinah gelmişti. Fare senin kedin mi var diye sordu. Alice; evet sen yoksa kedileri sevmez misin diye sordu; tabi ki sevmem, dedi. Alice ama benim kedim öyle değildir çok iyidir. Diye sohbet ettiler. Sonra Alice bir evin önünden geçerken eve uğradı. İçinde bir fındık faresi iki tanede tavşan vardı. Beraber çay içtiler sohbete daldılar. E tabi bunlar basta Alice’ye sen kimsin diye sordular. Alice’de anlattı. Alice’den masal istediler ama Alice şuan aklımda anlatacak masal yok. Bu sefer fındık faresinden masal istediler. Fındık faresi hep uyuklayarak masal anlatıyordu tabi masal da kendileri gibi acayipti ama masallar böyle olur. E bu nedenle Alice her anlattığı kelime için soru buluyordu. Bu bir tartışma haline gelmişti. Tabi sonra Alice yoluna devam etti. Sonra Alice’nin yolunda krallık vardı. Birden bir kadın haykırıyordu. Herkes önünde onu dinliyorlardı. Kraliçe Alice’in varlığını fark etti. Alice’e sen de kimsin, dedi. Ben burada dolaşıyordum. Birden sizin haykırışınızı duydum. Kraliçe Alice’in kafasının uçurulmasını emretti. Alice biraz korkmuştu. Birkaç gün böyle geçti. Sonra Alice yalancı kaplumbağa diye biriyle tanıştı. Bu kaplumbağa ona hayatını anlattı. Ve Alice’nin de hayatının masalını anlatmasını istedi.
Ama Alice kendi masalının biraz karışık olduğunu düşündüğü için anlatmak istemedi. Birden biri mahkeme var diye seslendi birisi. Çabukça koşarak mahkemeye yetiştiler. Mahkeme çok karışıktı fareler tavşanlar ve kraliçe kral ve yalancı kaplumbağa ve Alice. Birkaç tartışma sonrası Alice’ye ablası sesleniyordu sanki. Alice uyan artık elini yüzünü yıkayıp yemeğe gel. Alice abla çok değişik bir rüya gördüm. Ablası anlat bakalım Alice hatırladığı kadarıyla anlattı. Ablası da bence de saçmaymış, dedi.

Monday, February 25, 2013

Candarma Bekir



 Hapishanede Çallı Halil Efe'ye hep sorardım:

-Sana ne diye yüz bir sene verdiler? Ne haltlar karıştırdın?-

-Asmadıklarına şükür, efendi!- diye cevap verir, sinsi sinsi gülerdi. Birkaç kere, vukuatını öğrenmek için, sıkı sıkı sordum, nihayet başından savar gibi: -Devlet benden iki başıbozuk, bir candarma, bir mavzer, iki at soruyor- dedi.
Devletin sorduklarını o kadar çabuk sayıverdi ki, ağzım açık yüzüne bakakaldım:
-Ne diye bunları senden soruyorlar?- dedim.
-Kayıpmışlar da, gördün mü diye soruyorlar!- dedi. Tepeden bir gülüşle yüzüme baktı. Efendi olduğum için hapishanede ilkönce bana pek itibar etmezlerdi. Zaman geçtikçe ısındık; Halil Efe'yle de ahbaplığı ilerlettik, o zaman yaptığı vukuatları kısım kısım anlattı.
Bunların her biri ayrı ayrı hikayelere mevzu olabilirler; ben şimdilik yalnız bir candarma, bir at ve bir mavzeri niçin Halil Efe'den sorduklarını anlatacağım.
..
-Çal'da Süleyman'ı vurduktan sonra İzmir'e kaçtığımı, orada yakayı ele verince beni Denizli Hapishanesi'ne gönderdiklerini sana anlatmıştım. Mahkememizi bekler dururken, günün birinde beni hapishane müdürünün odasına çağırdılar, 'Çal Müddeiumumisi seni istedi, tahkikatı genişletecekmiş, Çal'a gideceksin!' dediler. İzmir'den gelirken tabanlarımda açılan yarıklar yeni iyi olmuştu, yüreğim cız dedi. Sen bilmezsin, karakoldan karakola yayan sevk olmak ne demektir. Hele bu yakaların candarmaları beni hep tanırlardı, dostum olan vardı, düşmanım olan vardı. Müdüre yalvardım: 'Aman etmeyin, beni kaza müddeiumumisine göndermeyin!' dedim. 'Emir çıktı bir kere, gitmemenin yolu yok!' dedi. Ne yapalım, devlet kuvvetine güç yetmez ki. Hapishanede birisini yaralayıp hakkımda tahkikat açtırsam, iki üç ay daha kalırdım, ama asıl mahkemem görülmemişti. Reis kötü tanırsa encamım iyi olmaz diye düşündüm. Hemşeriler sağ olsunlar, birkaç tayın topladılar, biraz keş peyniri, biraz da kuru soğan verdiler, hepsini çıkın yaptım, postalları ayağıma sicimle bağladım, nizamiye kapısının altında merkezden gelecek candarmayı bekledim. Kapıcı gardiyan Necip Efendi benden hiç hazzetmezdi. Hem efe, hem fakir olduğuma mı kızardı kim bilir... Candarma gelince bir kenara çekti, biraz konuştular, ondan sonra candarma kelepçeyi ille arkadan vuracağım diye tutturdu. 'Aman, ocağına düştüm, uzun yol gideceğiz; insaf et!' dedim. Dinlemedi bile, kollarımı arkaya kanırtıp kelepçeyi vurdu. Düzüldük yola. Denizli'den Çal az yol değildir. Temmuz ortasıydı. Sıcakta yedi sekiz saat yol alıyorduk. O yanlarda karakollar birbirine yakındır, günde iki candarma değiştiği olurdu; uyuya uyuya fıstığa dönmüş candarmaya üç beş saat yol koyar mı? Çabucak öbür karakola ulaştırıp geri döneyim diye beni koşturur, 'Aman, bir kıyıda biraz oturalım, hiç dermanım kalmadı!' deyince dipçiği basardı. En kötüsü, güneş ortalığı kavurduğu zamanlar yanından geçtiğimiz harmanlara uğrar, göğsüne bağrına döke döke ayran bakracını başına diker, köylüler verse bile bana bir yudum içirmezdi.
Üçüncü günü akşama doğru Baklan Ovası'nda tren boyunda Kaklık köyüne geldik. Artık Çal uzak değildir diye içim ferahlamıştı. Bir de karakolda kimi görsem: Bizim Kara Muradın Bekir'i. Candarma olmuş. Beni görünce bir güldü. 'Yandın garip Halil'im, yandın! dedi. Bir mahalleliydik ama, küçükten beri hiç aramız barışmamıştı. Birbirimize diyivermesek bile, içten içe hasım gibiydik. Ben, şu bildiğin karı meselesinden Süleyman'ı vurunca, Bekir büsbütün kanıma yürür oldu. Süleyman'la pek arkadaştılar. Bacısını da galiba rahmetliye vermek niyetindeydi. Ben eşkıya olup dağa çıkınca köyde rahat oturamaz oldu. İki kere de yataklarımı ihbarladı. O zaman: 'Eceline susamadıysa edebiyle otursun, Çallı Halil'in gözüne gayrı dünya görünmüyor!' diye haber saldım... Sesi çıkmaz olduydu. Şimdi karşımda namlı şanlı candarma olmuş, yüzüme bakıp bakıp sırıtıyordu. Sonra yanıma sokuldu, elini omuzuma vurdu: 'Gel bakalım hemşerim, geçmiş olsun, kasavet etme, zeybek kısmı dayanıklı olur! dedi. 'Allah Allah, oğlan halimize acıdı!' dedim; ama o yıvışık sırıtması hiç durmuyor, gitgide zihnimi karıştırıyordu. Beni aldı, kendi yattığı odaya bitişik olan köyün misafir odasına götürdü, kelepçeyi çözmeden içeri bıraktı: 'Yat uyu bakalım da, yarın sabaha kuvvetli bulun!' dedi. Gene öyle kötü kötü sırıttı. Ben toprak sedirdeki hasırın üstüne uzandım. Bekir'in bu gülüşleri netameli ama, Allah hayır verir inşallah dedim, uyudum.
Sabahleyin şafakla beraber uyandım. Odanın iki duvarındaki ufak pencerelerin önünde kalabalık vardı. Ne oluyor ki diye doğrulacak oldum, Bekir içeriye girdi; hep akşamki gibi gülüyordu. Yanıma sokuldu: 'Kalk bakalım Halil Efe, seninle eski hesapları temizleyelim. Bak ne kadar dostun varsa topladım geldim!' dedi. Kendi kendime bir daha: 'Yandın garip Halil Efe yandın!' dedim. Gözlerimi şöyle bir pencerelere, kapının aralığına doğru gezdirdim. Amanın ne göreyim! Yedi köyün ayanı (ileri gelenleri) muhtarı burada... Bekir gitmiş, bana düşman ne kadar köy varsa hepsinin ihtiyarlarını toplamış gelmiş. Hiç renk vermedim. Bekir yanıma sokuldu. Kelepçeye yapışıp bir asıldı, hemen doğruldum. Çeke çeke odanın ortalık yerindeki direğe götürdü, bir ip çıkardı, beni oraya sımsıkı bağladı. Ondan sonra bastı sopayı...
Mahpuslukta adam dayak yemekten yılmaz. Eğer Bekir yalnız dayak atsa, bunu da tenha bir yerde yapsa, hiç ağırıma gitmezdi. Candarma değil mi, helbet dövecek; ama böyle yedi köyün muhtarını başına toplayıp da envai türlü hakaret etmesi bana pek dokundu. Beş on değnek vurduktan sonra gidiyor, kapıdan yalak gibi ağzını açıp bakan muhtarlarla, oraya biriken köylülerle konuşuyor, sonra dönüp yanıma gelerek soyuma sopuma sövmeye, suratıma tükürmeye, ötemi berimi tekmelemeye başlıyordu. O tükürünce ben elimi yüzüme götürmek istiyordum. O zaman bağlar bileğimi acıtıyordu... Yüzümü acıdan buruşturunca, bakanların hepsi katıla katıla gülüyorlardı...
Bizim Bekir bir saatten ziyade benimle eğlendi; her yanımı dayaktan çürüttü, uyuz ite yapılmayacak hakareti yaptı... Ama ben de ağzımı açıp bir of demedim. Onun meramı beni zebun edip yalvartmaktı. O kadar adamın karşısında ölüm serilse bunu yapamazdım; yine de yapmadım.
Bekir yorulunca yakamı bıraktı, köylülerle beraber yemek yemeye gitti. Ben içimden: 'Ülen Bekir, sen bir elime düşmeyesin!' dedim. Ben Çallı Halil Efe olduktan sonra kimsenin ettiğini yanına komazdım.
Az sonra Bekir göründü. Hiç sesini çıkarmadan bağlarımı çözdü, dışarı çıkardı, atına bindi, beni önüne kattı, Çal'a doğru yürümeye başladık. Denizli'den beri hiç atlı candarma ile yürümemiştim; bu da kaderde yazılıymış dedim.
Şöyle böyle iki saat kadar yürüdük. Ovanın ortasındaydık. Bekir atını ağır ağır sürüyordu, ben de dizime kadar çıkan otların içinde bir yürüyüp bir koşarak sol yanında gidiyordum. Bir aralık baktım, kelepçenin ortasındaki vida sallanıyor. Ellerimi yavaşça iki yana çevirdim, kuvvetli kuvvetli bastım, paslı kelepçenin vidası çıt dedi, düştü. Hiç sesimi çıkarmadan daha bir yarım saat gittik. Ondan sonra Bekir'e döndüm, ellerimi uzattım: 'Bekir Efe' dedim, 'bu kelepçenin vidası düşmüş.' Bekir aklınca kabadayı adamdı. Elinde mavzeri, altında atı olduktan sonra ben nereye kaçabilirdim ki? Hiç istifini bozmadı. 'Çıkar kelepçeyi, koy cebine!' dedi... Dediğini yaptım; biraz daha yürüdük, o zaman kuşağımdan gümüş tabakayı çıkardım, Bekir'e uzattım: 'Al bakalım Bekir Efe, sar bir cıgara!' dedim, 'Ben Çallı Halil, sen Çallı Bekir olduktan sonra, biz daha çok rakılar içeriz, çok kadehler tokuştururuz...'
Yüzüme bir baktı. Durdu, durdu, ondan sonra elini uzatıp tabakayı aldı. Elinde tuttuğu mavzeri dizlerinin üstüne yatırdı, dirseklerini onun üstüne dayadı, tabakayı açıp cıgarayı sarmaya başladı... Şöyle yandan bir göz attım. Hem cıgarayı sarıyor, önem de dirseklerini sıkı sıkı mavzere basıyordu. Silahın namlusu benden yana olduğu için hiç umut yoktu. 'Ülen Bekir, bunu da çaktın!' diye içimden söyledim. Tam bu sırada Bekir cıgarayı, ıslatıp yapıştırmak için, dudaklarına götürdü. Dirsekleri mavzerin üstünden şöyle bir nefes alımı kalktı.
O, daha ne olduğunu anlamadan ben mavzeri kapınca yirmi adım öteye fırlamıştım. Oradan bağırdım:
-İn bakalım Bekir çavuş, şimdi de biz hesap görelim!- Bekir hemen indi, gülerek yanıma sokulmak istedi. 'Olduğun yerde kal!' diye bağırdım, -Kelime-i şahadet getir, seni vuracağım!'
Bey, Bekir'in bu sözleri dediğim zamanki halini bir görmeliydin. Yüzü sararıverdi, melil melil yüzüme bakmaya başladı:
'Aman Halil Efe,' dedi, 'yavuklum var, bir garip anam var, canıma kıyma da ne yaparsan yap.'
Yüreğim acımadı değil, ne kadar aramız açık olsa, yine hemşerilik vardı. Bir mahalle delikanlısıydık. Ama onun ettiği hakareti kandan başka bir şey temizlemezdi. Bekir sağ kaldıkça insan içine çıkamazdım: 'Vuracağım seni Bekir, başka yolu yok; bir vasiyetin varsa söyle!' dedim.
Bunu dedim, mavzeri de doğrulttum. O zaman Bekir kurtuluş olmadığını anladı. Garip garip bana baktı, sonra başını çevirdi, öte yanda yularını sürüyüp otlayan atını bir süzdü. Sonra başını kaldırıp gökyüzüne de bir göz attı. Tekrar bana döndü, ağzını açtı, tam bir şey söyleyecekti, tetiğe dokandım.
Bekirceğiz oraya yıkılıverdi.
Ama sana bir şey söyleyeyim mi efendi, sen istersen gene inanma, benim tetiğe dokunmamla, Bekir'in yere düşmesi bir oldu. Allah bilir ya, garip oğlan kurşundan değil, korkudan öldü. Benim kurşun ona diriyken değil, ölüp yere yıkılırken değdi.

-Sabahattin Ali (1934)