Sunday, April 21, 2013

PLÂJDAKİ AYNA


Said Faik
Sonradan deli olduğuna karar verilen bir adam plâjın aynasını kırdı. Bu, insanı yemyeşil gösteren, altının sırı dökülmüş, camlaşmış aynanın, insanları çirkin göstermesine içerledi, diye tefsir ettiler. Hayır ondan değil, evvelce aynacı imiş. İtalya’dan ayna ithal edermiş, sonra iflâs etmiş, az buçuk oynatmış, ayna görünce kırmamazlık edemezmiş diye uydurdular. İşin aslını bir ben biliyorum, bir de ayna.
O halde aynayı kıran da sensin diyeceksiniz, bize numara yapıyorsun. Pek âlâ! Aynayı kıran benim. Deli olduğuma karar verildi. Ama zararsızmışım, pek zararsızmışım. Öcümü aynalardan alırmışım. Bunlar doğru değil! Doğrusu şu:
Aynayı kırmamın hiç bir sebebi yoktur. Sebepsiz yere kırdım. Canım sıkıldı, eğlenmek için kırdım bile diyemem. Güzel insanları çirkin gösteriyormuş; ne münasebet efendim. Güzel insanları çirkin gösteren ayna onların derununu tefriş eder. Böyle aynayı plâjlara asamazlar. Yoksa aynada insanların çirkin taraflarını mı görmeğe başladın da... Hani nasıl yazılar aynada ters çıkarsa insanların da tersleri mi gözüküyordu sana, derseniz ben de size felsefeden hiç hoşlanmadığımı, hele böyle dâhiyanesinden iğrendiğimi arzederim.
Hayır ayna, aynaydı. Böyle haltlar karıştırmazdı. Hangi enayi, onu hangi zamanda icat etmişse etmiş; saçımızı taramak, suratımızda kara var mı diye bakmak burnumuzu silerken biraz sümük kalmış mı diye göz atmak, yahut da:
·         Ulan! benim gözlerim fena değilmiş be! Hele şu ağzımın kenarına inen çizgiye bak! Vay anasını! İfade veriyor suratıma! Şu karılar da erkekten anlamıyorlar vesselâm...
Diyebilmek için işe yarar. Her nevi kendi kendine konuşmalar istediğimiz kadar ayna vesilesile uzatabiliriz. Aynaya bir genç kız baktırır. Bir erkek düşündürtür. Kendi kendine vurgunlara ayna öptürür. İhtiyarlara ölüm, tabut kefen gösterir, veremlilere korkunç ateşlerinin ışığını aynadaki gözlerinde yakalarız. Aynaya düşman kesilmek, onunla dost olmak da mümkün. İnsan isterse pek âlâ bir aynayı kırma sebebini felsefeye edebiyata, ruhiyata, tıbba, sinire yükleyebilir. Benim plâjdaki aynayı kırmamın sebebi ise kat’iyen yoktur. Ama size günümü yazacağım. Oradan bir sebep bulmağa çalışmak pek mânasız olacak ama:
Zeytin ağacının altında bir küçük çocuk oynuyordu. Yanına yaklaştım. Yeşil zeytinleri korku ile bana uzattı.
·         Sizin mi bunlar? dedi.
·         Benim ya, dedim.
·         Ben taş atmadım, dedi, kendi kendilerine düştü bunlar.
·         Onlar ne? dedim.
·         Acı şeyler, dedi.

Açık mavi gözlerinin kırmızı kirpikleri yanıp yanıp sönüyordu.
·         Bunlar ne biliyor musun? dedim.
·         Bilmem, dedi.
·         Sen zeytin nedir bilir misin?
·         Bilirim elbette.
·         İşte bunlar zeytin.
·         Sabahleyin yediğimiz mi ?
·         Siz sabahları zeytin mi yersiniz?
·         Yeriz ya.
·         Senin baban kim, dedim.
·         Benim babam yok, dedi.

Mavi gözlerine beyazlıktan mavileşmiş bir göz kapağı altın ışıklarıyla indi. Büyük büyük dudaklarını uzata uzata:
·         Benim babam ölmüş, dedi.
·         Nerede ölmüş.
·         Muharebede?
·         Hangi muharebede?
·         İstiklâl muharebesinde.

İçimden dostum, kardeşim, canım, ruhum, evlâdım, ciğerim benim, dedim.
·         Oyna zeytinlerle ama, dedim, sakın, taş atma emi!
·         Sizin mi bu zeytinler?
·         Hayır, benim değil. Bu zeytinler kimsenin değil.
·         Eve götüreyim mi bunları?
·         Bunlar düşmüş; buruşmuş, iyi değil, kurtludur.
·         Öyleyse oynarım, dedi.
·         Oyna ama; sakın yine ısırma. Hepsi acıdır.
·         İyileri de mi acıdır?
·         İyileri de acı olur.
·         Sonra nasıl tatlılaşır?
·         Onu ben de pek iyi bilmem.
·         Kim bilir bunu peki?
·         Ne yapacaksın?
·         Sabahleyin yemek için zeytin yaparım.
·         Annen var mı senin?
·         Var tabiî.
·         Ne iş yapar?
·         Çamaşıra gidiyor.
·         Sen ne olacaksın büyüyünce?
·         Ben mi? dedi.

Gözlerini gözüme kaldırdı. İkimiz de mavi mavi baktık.
·         Ben, dedi, boyacı olacağım.
·         Ne boyacısı?
·         Kundura boyacısı.
·         Neden kundura boyacısı?
·         Ya ne olayım?
·         Doktor ol, dedim.
·         Olmam, dedi.
·         Neden ?
·         Olmam işte.
·         Neden ama?
·         Doktoru sevmem ki.
·         Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor sevilmez olur mu ?
·         Tabiî sevmem, dedi. Annem hasta oldu. Evimize geldi. Kumbaramızı kırdık. Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.
·         Ama annen iyileşti.
·         Annem iyileşti ama paramız gitti. İki gün, yemek yemedim ben.
·         Peki, dedim, öğretmen ol.
·         Ben mektebe gitmiyorum ki.
·         Neden?
·         Öğretmen beni dövüyor.
·         Neden?
·         Yaramazlık ediyorum da ondan.
·         Sen de yaramazlık yapma.
·         Ben yaramazlık ne demek bilmiyorum ki.
·         Öğretmenin yapma dediği şey, dedim.
·         Belli olmuyor ki!.. Bir gün arkadaşımın biri “Çamaşırcının piçi” dedi. Ben de döğdüm onu. Öğretmen de beni döğdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi döğmedim. Yaramazlıkmış diye. Bir kaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye döğdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem döğdüler, hem mektepten koğdular.
·         Çok fena yapmışsın.
·         Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki.
·         Ne olmak istiyorsun ya?
·         Boyacı olacağım dedim ya. Ahmet ağabeyim de boyacı.
·         Sever misin Ahmet ağabeyini?
·         Tabiî severim. Annem de sever. Bazı gece bizde kalır. Para verir bize. Aç bile kalsak o bulur bize ekmek.
·         Asıl ağabeyin değil mi?
·         Nasıl asıl ağabeyim?
·         Bayağı asıl ağabeyin, babanın oğlu değil mi o da?
·         Değil tabiî.
·         O kimin oğlu?
·         Bilmem.
·         Kaç yaşında?
·         Benden büyük.
·         Sen kaç yaşındasın?
·         Dokuz.
·         O?
·         Büyük işte.
·         Ne kadar?
·         Senin kadar var.
·         Ha şu mesele. Peki boyacı olunca nolacak?
·         Para kazanacağım.
·         Sonra?
·         Sonra rakı içeceğim.
·         Sonra?
·         Sonram yine potin boyayacağım.
·         Sonra?
·         Sonra sigara içeceğim.
·         Sonra?
·         Elinin körü!
·         Bu lâf ayıp işte. Senin kulaklarını çekerim.
·         Anneme söylersem seni.
·         Bir de selâm söyle.
Öteden baş örtülü, yüzü yuvarlak, tatarımsı bir kadın geldi.
Çocuk ona doğru koştu.
·         Anne, bak zeytin, dedi.
Kadın - At onları elinden.
Çocuk bir dakika atıp atmamak için düşündü. Bana doğru ilerledi. Zeytinleri kadının:
·         Ne yapıyorsun hınzır?
Demesine vakit kalmadan suratıma attı.
Ben güldüm:
·         Üzülme hanım, dedim, çocuktur.
Çocuk - Anne be, dedi, iki saattir beni lâfa, tutuyordu.
Kadın - Seni sevmiş de konuşuyor oğlum, öyle nobran olma.
·         Ben onu sevmedim ki... Ahmet ağabeyim gibi boyacı olacağım dedim. Bana doktor olacaksın sen diyor.
·         Bak ne güzel söylüyor.
·         O kendisi olsun doktor. Sen bana demiyor muydun? Allah kahretsin o herifleri! Gözlerini toprak doyursun! diye.
·         Öyle mi dedim? Allah muhtaç etmesin demedim mi?
·         Öyle dedin.
Kadın bana döndü:
·         Değil mi beyefendi, dedi. Allah hekime, hâkime muhtaç etmesin.
·         Doğru, etmesin dedim.
Çocuk şimdi arsızlaşmıştı. Annesinin eteklerinde idi. Düşmanca bakıyordu.
·         Anne be, dedi, ben boyacı olacağım değil mi?
Kadın - Başka ne olabilirsin ki?
Çocuk - Benim babam neciydi anne ? dedi.
Kadın - Boyacıydı.
Çocuk bana:
·         Na gördün mü ? Babam da boyacı imiş işte.
Kadına:
·         Öyle mi? dedim.
Kadın - Evet, dedi.
·         Muharebede ölmüş, hangisinde? dedim.
Kadın - Muharebede ölmedi, dedi.
Çocuk - Sen bana öyle söylemedin miydi anne?
·         Kim söylemiş sana muharebede öldü diye?
·         Ahmet ağabeyim.
·         Ahmet ağabeyinin Allah belâsını versin.
·         Ama ekmeği o getiriyor.
·         Sus artık, hadi şuradan!
Çocuk yeniden zeytinler toplamıştı. Kadın:
·         At o zehir gibi şeyleri, dedi.

Çocuk yine suratıma attı. Anası bu sefer suratına tokadı yapıştırınca hızlı hızlı viraneliğe doğru uzaklaştı. Orada yıkık bir mescit duvarının kenarından:
·         Al, herifi de götürsene mahzene, dedi.
Annesi - Utanmaz, hınzır.
Diyerek çocuğa doğru koştu. Bana da bir göz atmağı unutmadı. Büyülenmiş gibi kadını takip ettim. Kapı yerine takılmış bir çuvalın yırtığından içeriye girdik. Arkasında hamamlarda olduğu gibi bir tokmağı olan bir kapı açtık. İçerisi yıkanmamış bir sefil insan kokusu ile aptesane kokuyordu. Muşamba ile örtülü masanın üstünde iki domates, iki hıyar vardı. Kadın:
·         Rakı alalım mı? dedi.
·         İstemez, dedim.
·         Paran yok galiba?

İçimi ezen bir şehvet havasını kaçıracağımdan korkar gibi:
·         Var var, dedim, ama rakı içmek istemiyorum öğle sıcağında.

Gözlerini gözüme dikti. Eliyle cüzdan cebime vurdu. Bir iki buçukluk çıkardım. Beğenmedi. Bir ikinciyi zorla buldum.
·         Başka meteliğim yok, dedim.

Güldü. Kollarını boynuma doladı. Dizlerime oturmuştu. Küçük çocuk kulübenin kenarına yığılmış taşlardan yukarda bir deliğe sıkışmıştı. Kafasını uzatmış mavi mavi bize bakıyordu.
·         Çocuk? dedim.
Kadın - Aldırma, dedi. Alışıktır.
Belki yarım saat çocuk sabit gözlerle bize baktı. İkide bir ne zaman cebine koyduğunu hatırlamadığım yeşil zeytin tanelerini kafamıza atıyordu.
Birdenbire kafasını ellerime aldı. Bir hayvan çığlığı ile kıpkırmızı bağırmağa başladı:
Kadın ısılık gibi bir sesle:
·         Beş on para at ona sussun. Yoksa susmaz, diyordu.

Evvelâ iki çeyrek attım. Olmadı. Bir çeyrek daha attım. Sonra bir yirmi beşlik attım. Beş dakika bir sükût oldu. Sonra mahzenin içini çın çın öttüren bir zil gibi öttü. Şimendifer düdüğü sesi çıkardı. Gözleri bende idi.
·         Şimdi Ahmet ağabeyim yetişsin de görürsün sen, diyordu.
Bir yirmi beşlik daha attım.
·         Bir tane daha atmazsan...

Demeğe kalmadı, anası dizlerimden kalktı. Beni bile yere yıkacak bir tokat aşketti. Bana :
·         Ver bir yirmi beşlik daha şimdi, dedi.

Çocuğun küçük kara eli uzandı. Yirmi beşi aldı. Bize arkasını döndü. Şimdi kulakları seslerimize dikilmiş bir köpek gibi yatıyordu.
Oradan âdeta erimiş bir öğle aydınlığına çıktığım zaman şakaklarında bir zonklama vardı. Hemen plâja koştum.
Plâja temizlenmek, bir şeyden silkinmek, ferahlanmak için mi koştum. Hayır, yalnız mahzenden çıkar çıkmaz kuyudan sıcağa çıkarılmış bir testi gibi terlemiştim. En çok kafam terlemişti, parmaklarımı şakaklarımın diplerine sürdüm. Tırnaklarımın ucu tarafından emilen, yahut bana emilir gibi gelen bir ıslaklık duymuştum. Elime baksam bu ıslaklığın ter olmadığını, tepemden kan sızdığını anlayacakmış gibi oldum.
İşte o zaman tepemden kan sızdığını sanarak denize koşmuştum. Yolumun üzerinde denize girinceye kadar hiç bir şey görmediğimi sanıyordum. Halbuki serinlik vücudumu kaplar kaplamaz bir yeşil ot, bir harabe, bir çocuk, bir duman, bir tren yolu, bir köpek gördüğümü hatırladım. Sonra kadının çocuğunun gözlerini gördüm. Sırtımda idiler. Piç ne biçim bakıyordu adama.
Deniz suyu iyi geldi. İyi gelmesi de mühim bir şey değil. Yalnız şunu anladım da rahatladım ki kafamdan sızan kan değil, termiş. Öyle olsa deniz kıpkırmızı kesilirdi. İşte deniz suyunun yalnız bu faydası oldu. Yoksa hâlâ şakaklarım zonkluyordu. Hâlâ serinliğin; denizin içinde terliyordum. Hâlâ o abdesthane kokulu, serin, çok serin bir mahzen havası, gözlerini bize dikmiş mavi gözlü, elleri arpa ekmeği gibi kara ve çatlak çocuk bir duman halinde, ama; ne zaman istesem vücut haline getirebileceğim bir ruh halinde beynimle gözüm arasında bir yerde uçuyordu. Durmadan geziniyordu.
Şimdi size aynayı kırmamın sebebini buldum gibi gelir. Bana sen aynada kendini apaçık bütün vuzuhiyle, çirkinliğiyle, pisliği adiliği ile görmüşsün. İşte onun için de... Şiddetle hayır, derim. Siz gülümser aynada bütün insanlığı, bütün çirkinliği ile kendi vasıtanla sezer gibi olduğun için, insanların bütün denaetlerini,. sefaletlerini... Vallahi de hayır, billâhi de hayır
O halde sen bayağı delirmişsin, diyeceksiniz. Neden böyle söylüyorsunuz canım? Bir plâjın pis aynasını hiçbir şey düşünmeden, şuursuzca eğilip yerden bir taş alarak, hatta o taşı denizin durgun yüzünde dört beş kere sekdirmek içinmiş gibi alarak, aynayı isteyerek bile değil kazara da denemez, şöylece kırıvermek... Neden olmasın?
Herifler koştu Ben koştum. Yakalayamadılar. Neden sonra ben döndüm, plâjı apaçık gören bir ağacın altına yüzükoyun yattım. Hepsi plâj sahibinin kulübesi önüne toplanmışlardı Yarım saat geçtiği halde hâlâ benden bahsediliyordu. Daha bir saat öyle ayakta durdular, konuştular, gülüştüler, fikir beyan ettiler Sonra bir polis geldi. Mesele ona da anlatıldı. O da dinledi. O da fikrini söyler gibi idi.
Ben başka yoldan vapur iskelesine gitmek için. yolu çok uzun, kendimi çok yorgun buldum. Ağacın altında geceyi bekledim, Sarı bir ay doğdu. Gazinolardan sesler, kahkahalar, şarkılar gelmeğe başladı. O zaman elimi saçlarıma attım ki karmakarışıklar. Tarağımı çıkarıp saçlarımı taradım. Bir cigara yaktım. Dudağıma bir vals yapıştırdım. Pantolonumun cebine ellerimi soktum. Plâjın önünden ıslık çalarak, herkes gibi, mesut bir adam gibi, aynayı kıran ben değilmişim gibi geçtim.


Tuesday, April 2, 2013

Burda çiçekler açmıyor; kuşlar süzülüp uçmuyor


http://artstyleonline.com/wp-content/uploads/2007/09/orange-abstract-art.jpg
 “Olmadığım biri gibi yaşayıp, hiç yaşamamış biri gibi ölmek zor geldi. Bize ne dayatılıyorsa onu yaşamak zorunda olduğumuz bir dünya vardı. Annemin kucağını terk ettiğimde sonbahardı.
Babamın gözleriyle hiç bir zaman bakamadım kendime. Ona, ‘kadın’ olmak istediğimi söylediğimde gözlerinin içine bakamadığım gibi. Şimdi, böyle yapmasaydım ne değişirdi diyorum kendime, olacak olanı ne kadar erteleyebilirdim?
Dedemin mezarında kemikleri sızlamış. Eğer yaşasaymış, av tüfeğini alır, kendi elleriyle kalbimin tam ortasından vururmuş beni. Ayakkabılarımı ardımdan fırlatırken, bunları söylemişti babam. Kedi yavrularını bile evden atamayan adam, beni gözden çıkarmıştı çoktan.
Annem musluktan akan tazyikli suyun eşliğinde, hıçkırıklarının duyulmadığını sanarak, omuzları titreyerek ağlıyordu.
Öyle kararlı, öyle kendimden emin çıktım ki kapıdan, ardımda babamın adına sürülecek leke bırakmadım.  Babam saat 10’dan sonra seni evde görmeyeyim demişti, fazladan bir kaç dakikayı bile geçirmedim, o güne kadar evim bildiğim dört duvar arasında. Kitaplarımı, şiirlerimi yarım bırakarak çıktım evimden, on altı yaşındaydım; babam ‘10’ demişti, on yıl daha yaşlanarak çıktım o kapıdan.
Birlikte geçirdiğimiz son gündü. Bir başka gün daha olmayacak anne… Sen sütünün arsızlığına bürünmeyeceksin. Ben bir damla sütün hesabını ağır bedellerle ödemeyeceğim. İkimiz de çok yorulduk.
Beyoğlu’nda iki serseriden dayak yediğimde, çaya gittiğin misafirlikten dönmemiştin. Ağzıma dolan kanı kapımızın eşiğinde yutmuştum, yutkunmuştum, öylece çömelerek beklemiştim seni. Gelmemiştin…
İnadına ince parmaklı ‘gelin’ hayallerin vardı. Eşe dosta benden yana dertli olduğunu hatırlatıyordun. Sanki bunu bir an olsun unutuyorlarmış gibi…
Ama hiç küsmedim sana. Seni ağlarken gördüğümde yanına gelmek isteyip hep bir adım geride durdum. Çünkü sen aynı durakta karşılaştığım ve bir süreliğine yan yana oturmak zorunda kaldığım bir kadın olduğunu öğretmiştin bana. Daha fazlası olmak istemedin. Korkuyordun. Günün birinde aynı bluzû giyme ihtimalimizden.
Şimdi tüm ihtimalleri kaldırıyorum anne. Benden utandığın için hiç tanışamadığım iş arkadaşlarına, çıkamadığımız yolculuklara, tatillere iştah kabartıyorum sadece. Yalnızca bu.
Biten rujlarının hesabını bile bana kesip, attığın dayakları; yüzüme, öfkeyle çığlık çığlığa ve gelişigüzel sürdüğün rujunla geçirdiğin sinir nöbetlerini sineye çekiyorum.

Şimdi burada, sesimi duyabiliyor musun anne?

Eğer duymazsan beni bıraktıkları şu duvar dibinde nükseden astım krizinden ölmüş olacağım. Ama sırf bunun için bile dayanıyorum. Zalimlerin elinden ölmüş olmamak için. Nefes alış-verişimi duyuyor musun?
Dört kişiydiler. Saçlarımı kestiler, dudaklarımı patlattılar. Dizlerime kaynar su döktüler. Pantolonumu indirdiler ve “sen nasıl kadınsın, hani?” diye sordular.
Bir keresinde küfretmiştim. Babamla Gülhane Parkı’ndaydık. Övgü almıştım ondan. Erkek adam dediğin kızdığında yere tükürmeli ve küfür etmeliydi! O gün, bir bardak yayık ayranını ‘erkek olmamın şerefine’ ısmarlamıştı bana ve ben küfürlü dudaklarımla içmiştim. Bugün o ayranın aynısını başımdan aşağı döktüler ve bana tecavüz ettiler. Acımasızlardı. Utanmıyorlardı. Durmadan küfür ediyorlardı.

Babamın dediği gibi ‘erkek’ adamlardı!

Adını birkaç defa sayıkladım. Bir an, bir ailem olsun istedim. Ölmek istemedim. Her tecavüz sonrası ölünür mü hiç anne?
Yüzümden akan kanın ıslaklığını hissedebiliyorum. Bir duvara sol omzumla yaslanıyorum, duvar o kadar soğuk ki kımıldarsam etimi kesecek gibi geliyor.

Bu son çığlığım, duyuyor musun anne?

Bir başbakan kalkacak, yarın sabah kahvaltısını yapacak. Ülkesiyle ilgilenecek, ayrım yapmadığına dair yeminler edecek. Güven kazanacak. Demeçler verecek.
Sen en iyisi yarın gazete okuma anne. Kim bilir belki, hani olur ya, bir duvarın önünde bana rastlarsın.

Her vakit ölünür mü hiç anne?”**

Öyle bir başbakan ki cinsel yönelimi çok önemsiyor. Yabancı bir ülkede ‘göçmen’ olarak yaşayan ve daha beş aylıkken şiddet gördüğü için ailesinden alınarak ‘koruyucu’ aileye verilen çocuğumuzun izinde hepimize bir ‘ahlak’ dersi veriyor.
Çocuğun şiddet görmesi sorun değil. Sorun çocuğun artık güvenli, sevgi ve saygı gördüğü bir ortamda büyüyor olmaması da değil. Sorun çocuğun müslüman olmayan, eşcinsel bir aileye verilmiş olması.
Çünkü ‘emaneti’ genel ahlak kurallarına uygun, sağlam ellere teslim etmek istiyor. Sağlam eller de ancak müslümanlarda mümkün olan bir şey. ‘Ahlaklı olmak’ gibi bir meziyeti Tanrı bir tek onlara bahşetmiş.
“Altı aylık çocuk böyle bir tercih yapamaz” diyor koruyucu aileyi kastederek. Altı aylık çocuk etnik kimliğini ve dinini seçebilirmiş gibi.
Ülkesinde her gün onlarca kadının, eşcinselin, çocuğun, sırf kadın oldukları, eşcinsel oldukları, savunmasız küçük çocuklar oldukları için şiddet görmesi, istismar edilmesi, öldürülmesi ciddi bir sorun değil. Din ve ahlak bütünlüğümüzü tehdit etmiyor zira.
On üç yaşındaki kız çocuğunun onlarca erkek tarafından cinsel istismara uğramasına ‘rızası vardı’ diyebilen yargı karşısında, söyleyecek sözü, yapacak hiç bir şeyi yok. Ama yetişkin iki insanın arasındaki gönüllülük ilişkisini ahlaki bulmuyor!
Düşük ahlak düzeyi karşısında ne yapılması gerektiğini bilen bir başbakanımız var.
Kendi muhafazakar şablonuna uymayan yaşam biçimlerini  ‘ahlaksız’ olarak sınıflandırıp, temsil ettiği coğrafyada  bu şablona uymayan tüm kurbanları pişkinlikle hasıraltı edip, unutabiliyor.
Gururlanarak ‘kurduğunu’ söylediği, başka hiç bir şeyimizin değilse bile kutsallığımızın teminatı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’mızın tek derdi çocuklarımızın sayısı. ‘Bu yapı’nın güçlü tutulması için ‘tuğla’ yetiştirmek önceliğimiz.
Bana kalsa öncelikle tek bir siyasi ve ahlaki sorumlulukları olduğunu hatırlatırdım. O da yönetmeye gönüllü oldukları toplumu içine düştüğü şiddet sarmalından uzaklaştırmak. O çok güvendikleri ‘kutsal aile’ kurumundan başlayarak…
Roşin Çiçek namus saikiyle işlenmiş nefret cinayeti kurbanlarından sadece biri. Geçen yıl, ‘eşcinsel’ olduğu için, on yedi yaşında, kurşunlanarak öldürüldü. Hem de en yakınları tarafından. 2 Nisan’da,  Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, 4. duruşması yapılacak davada  Roşin’I öldüren babası ve iki amcası için ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası isteniyor.
İki gün önce “Türkiye ’de Baba Olmak: Cinsiyet Eşitliğinde Sorumluluklar Haklar ve Çözümler” başlıklı panelde Fatma Şahin, “Aile kurumu neslin ve kültürün devamı için gerekli; bugün yaşanan birçok sorunun çözümünde güçlü aile birliğimizin bizi ne kadar koruduğunu görüyoruz,” diyordu.
Evet, gerçekten de görüyoruz.
Aynı panelde konuşan Başbakan’ın eşi Emine Erdoğan da “biliyoruz ki toplum çok değil sadece iki cinsiyetten oluşuyor…” diye başlıyor sözlerine.
‘İki cinsiyet’in dışındaki cinsel yönelimi ruhsal bir hastalık, ahlaki bir hijyen sorunu olarak gören bu ortaçağ zihniyeti, herhangi bir saikle aforoz edilen, dışlanan insanların vahşice parçalanarak yok edilmesini görmezden gelebiliyor. İktidarlarını ve kendi konforlu hayatlarını tehdit etmediği sürece, insanın insana zulmüne göz yumabiliyor.
İşte tam da bu yüzden bir insanın diğerine yapabildiklerini bilmek gerekiyor. Özellikle iktidarı temsil edenlerin, diğerlerine yapabildiklerini…
Sonradan imal edlimiş toplumsal ahlakın iki yüzlülüğü bir yana, esas kötü tarafı insanın ancak büyük bedeller ödeyerek varabildiği bir noktada ulaştığı bir gerçeği örtbas etmesi: İnsan hayatının temel çatışması ‘doğru’ ile ‘yanlış’ın çatışması değil, iktidarı elinde tutup, onu başkalarına baskı yapmak için kullananlarla, iktidarın baskısına maruz kalıp kendilerini kurtarmaya çalışanların mücadelesidir.
FEMEN lideri Shevchenko, Amina’nın “bir kadını öldürmenin onun haklarını tanımaktan daha kolay görüldüğü insanlık dışı gelenekleri ‘yıkacak’ olanları temsil ettiğini,” söylüyor ve FEMEN 4 Nisan gününü Amina ile dayanışmak için uluslararsı eylem günü ilan ediyor.
Ben ‘Amina’ kadar cesur davrananamayacağım. Ama bu, bin yılların iki yüzlü ahlak anlayışının  yıkımına el vermek için tüm kalbimle yanlarında olduğumu söylemekle yetineceğim.
Roşin Çiçek’in katilleri ihtimal ki çok az ceza alarak kurtulacaklar. Gittiği yerden kulağıma “burda çiçekler açmıyor, kuşlar süzülüp uçmuyor” diye fısıldasa da Roşin, yüreğime her düştüğünde ben Cemal Süreya’dan bir kaç dize mırıldanacağım anısına:
 
“Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,
Bir yanlışı düzeltircesine açmış;
Gelmiş ta ağzımın kenarında
Konuşur durur.

 Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,
Güverteleri uçtan uca orman;
Aldım çiçeğimi şurama bastım,
Bastım ki yalnızlığımmış.

 Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni

Keşke yalnız bunun için sevseydim seni…”


** İtalikler Kaos GL yazarlarından Emre Korlu’nun yazılarından derlenmiştir.
Sibel Yerdeniz